Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Ağustos 1919 tarihinde, Erzurum merkezli kurulmuştur.Elazığda da şubesi vardır. Bu cemiyet, önce İstanbul’da kurulmuş olan Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetine bağlı olarak açılmış, daha sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı ile İstanbul’dan ayrılmış, doğuda müdafaa-i hukuk akımını temsil ederek Mustafa Kemal’in sevk ve idaresinde güçlenmiş, bütün memlekete yayılacak bir program hazırlamıştır. Ayrıca bu dernek Erzurum kongresini toplayarak tüm yurdun savunulmasını kararlaştırmıştır.
İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti
İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, Mondros Mütarekesi’nin (30 Ekim 1918) imzalanmasından sonra, Anadolu’da kurulan ilk direniş örgütü.
Kasım 1918′de İzmir’in önde gelen tüccarları Moralızade Halit ve Nail Beyler ile arkadaşlarınca kuruldu. Ama İttihat ve Terakki’nin güçlü olduğu merkezlerden biri olan İzmir’de Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından örgütlenmeye gidilmesi sakıncalı bulunabileceği için, kuruluş bildirgesi ancak 1 Aralık’ta vilayete verilebildi. Örgütün etkin bir yapıya kavuşması, Nurettin Paşa’nın İzmir’e vali olarak atanmasından sonra gerçekleşti. Ocak 1919′da bu dönemde kurulmuş bir başka örgüt olan Heyet-i İlmiye’yle birleşti.
İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, daha çok diplomatik etkinliklere ağırlık verdi. İlk iş olarak İstanbul’a bir kurul gönderildi ve Sadrazam Tevfik Paşa ve İtilaf Devletleri yüksek komiserleri ile ilişki kurulmaya çalışıldı. Amaç, Paris Barış Konferansı’na (1919) katılma olanağını elde ederek büyük devletleri ikna etmek ve İzmir’in Yunanlılarca işgalini önlemeye çalışmaktı. İzmir’den İstanbul’a gönderilen kurula yalnızca öteki devletlerin saf dışı bırakmaya çalıştıkları İtalya’nın yüksek komiseri Kont Sforza yakınlık gösterdi; kurul, İzmir’in yakında Yunanlılarca işgal edileceğini de ondan öğrendi. Bu arada sağlanan bir İtalyan gemisiyle Avrupa’ya bir yolculuk hazırlıklarına girişildiyse de, örgüt içinde patlak veren bir anlaşmazlık nedeniyle bu yolculuktan vazgeçildi.
Yunan işgalinin yaklaşması ve bu konudaki söylentilerin artık gizlenemez duruma gelmesi üzerine, İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti Mart 1919′da bir kongre düzenledi. Çevre kent ve kasabalardan delegelerin de katıldığı bu kongrede İzmir’in nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğunu hatırlatan ve işgal söylentilerini kınayan bir uyarı bildirisi hazırlandı ve bu bildiri Barış Konferansı’nın toplandığı Paris’e iletildi. Örgüt çalışmalarını Haziran 1919′a değin İzmir’de sürdürdü. Daha sonra, Alaşehir Kongresi’nde alınan bir karar gereğince merkezini İstanbul’a taşıdı. İstanbul’un işgalinden sonra çalışmalarına son verdi.
İstihlası Vatan Cemiyeti
İstihlası Vatan Cemiyeti Manisa’da kurulmuş olup Ege’de öncü müdafaa-i hukuk cemiyetlerinden biridir. Daha sonra 19 Mart Kongresi ile İzmir Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ile birleşmiştir.
Trakya-Paşaeli Müdafaa Heyeti Osmaniyesi
1918’de kurulmuş ve Trakya’nın işgaline karşı çıkmıştır. Anadolu hareketinin etkisiyle adını Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti haline getirmiş ve, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesi olmuştur. Düzenlediği iki kongrede silahlı savunma; asker toplama; TBMM ile birleşme ve programını Müdafaa-i Hukuk programı ile denkleştirme, gibi kararlar almıştır.
Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti
Karadeniz kıyıları üzerindeki yabancı emellerine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu yörede faaliyet gösteren Trabzon Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti ile mücadele eden bu teşkilat, Erzurum Kongresi’nden sonra Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin şubesi haline gelmiştir .
Hareket-i Milliye ve Redd-i İlhak Teşkilatları
İzmir’in işgalinin yarattığı tepki içinde, bölgeyi savunmak için kurulmuş kuruluşlardır. Redd-i İşgal, Redd-i İlhak, İstihlası Vatan ve Heyet-i Milliye isimleri ile kurulan bu teşekküller, bulundukları yerlerin idari ve askeri işlerini ele almışlar ve milis teşkilatları oluşturarak Yunan işgaline karşı fiilen direnmişlerdir. Birinci Balıkesir, Alaşehir ve İkinci Balıkesir Kongreleri ile organlaşan, bütünleşen Müdafaa-i Hukuk fikri Sivas Kongresi ile genelleşmiş ve bütün memlekete yayılmıştır.
Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti
Sivas’ta, Vali Reşit Paşa’nın eşi Melek Reşit Hanım ve arkadaşları tarafından kurulmuştur. Anadolu’da Burdur, Amasya, Erzincan, Kayseri, Kastamonu, Bolu, Niğde gibi merkezlerde şubeler açan Cemiyet, düşman işgallerini büyük bir duyarlılık ve dikkatle izleyerek İtilaf Devletlerine ve İstanbul Hükümetine karşı protestolar yayımlamış, Milli Ordu’ya para ve mal yardımı kampanyaları açmış, Milli Mücadeleye moral desteği sağlamıştır. Faaliyetleri ile, Türk milletinin kadını ile erkeği ile, vatanını kurtarmak ve bağımsızlığa kavuşmak için, bütün olarak her türlü fedakarlığa katlanacaklarının en büyük simgesi olmuştur.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi’nden sonra Anadolu’nun ve Rumeli’nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan milli cemiyetlerin 7 Eylül 1919′da Sivas Kongresi’nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Bu cemiyet Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’na dönüştürülmüştür.
Kozan Müdafaa-i Hukuku Cemiyeti
Kozan Müdafaa-i Hukuku Cemiyeti, 7 Mart 1919′da Kozan’ın işgali ile kurulan müdaafa cemiyeti.
30 Ekim 1919 Heyet-i Temsiliye, toplanarak, Kozan heyetinden Adana ve Kozan’ın durumu hakkında genel bir bilgi almıştır. Bunun üzerine bölgede teşkilat yapılması hakkında kararlar verilerek Kilikya mıntıkasına Topçu Binbaşı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan, buralara gönderilerek, teşkilat ve teşebbüse geçilmesi kararlaştırıldı.
1. Koyunevi Tabur Komutanı Sarıbahçeli Ahmet Ağa, Kırmızı Osman, Ağzıkaraca köyünden Musa Hoca
2. Berber Bölüğü Komutanı Kurtlu Uşaklı Hacı Efendi.
3. Arslanlı Bölüğü Komutanı Topaizade Halil Efendi.
4. Hamam Köyü Grup Komutanı Bayramoğlu Hacı Mehmet Öztorun
5. Ceritler Grup Komutanı KurdoğluHulusi Bey
6. Mansurlu Bölüğü Komutanı Abdussamet Samimi
7. Karacalar Bölüğü komutanı Yigenoğlu Ahmet Efendi.
8. Andıl ve havalisi Müfreze Komutanı Hakkı Efendi (Turgut).
9. Sıralif Grup Komutanı Karabucaklı Deli Hacı Ağa.
10. Köreken Müfrezesi komutanı Bayatoğlu Ahmet Çavuş, Gebenli Ali ve Cücen Ali Hoca. Ferhatlılı Hamdi Ağca, Kamalı Hasan, Kamalı Mehmet.
11. Döşeme müfrezesi Komutanı Yiğit Ağa (asıl adı Ahmet Akçalı, Kahraman Bey olarak da bilinir) ve Kadirlili mücahitler.
12. Kuyuluk Bölüğü komutanı Üzeyir Hoca oğlu Hasan Efendi.
13. Kayhan Grup Komutanı Çolak Hacı Ağa.
Thursday, December 27, 2007
Azınlıklar ve Azınlık Dernekleri
Azınlıkların, özellikle Rumlar’ın İstanbul’a İtilaf kuvvetlerinin gelişinden sonra taşkın davranışlarından söz etmiştik. Osmanlı İmparatorluğu çöktüğüne göre “Büyük Yunanistan”ı gerçekleştirmek olanağı doğmuştu. 1814 yılında kurulmuş bulunan “Etniki Eterya” Derneği “Megalo İdea” için çalışmış ve 1829′da Yunanistan, İngiltere, Fransa ve Rusva sayesinde bağımsızlığını kazanmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde her fırsattan yararlanarak topraklarını genişletmişti. Girit başta olmak üzere Ege Adaları’nı Batı Anadolu Adaları’nı ve Balkan Savaşı’nda da Selanik dahil Makedonya’nın büyük bir kısmını ele geçirmişti. Girit Adası’nı Yunanistan’a kazandıran Yunan Başbakanı Venizelos Paris Barış Konferansı’nda İzmir başta olmak üzere bütün Batı Anadolu’yu Yunanistan’a katmak için uğraşırken, Trakya ve “Bizans’ın eski başkenti İstanbul” üzerindeki emellerini de saklamıyordu. İstanbul Rumlar’ın taşkınlıklarının yanı sıra, gizli Rum dernekleri kurularak “Büyük Ideal” için çalışmaya başladılar. Bunların en önemlisi “Mavri Mira” (Kara Gün) idi.Doğrudan Yunan Hükümeti’nin maddi ve manevi desteği ile bu dernek Fener Patrikhanesi aracılığı ile büyük destek bulmuştu. Rum okullarının izci örgütlerini de emrine alan dernek, Rumlar’ı silahlandırıp tedhiş hareketleri yapıyordu. Yunan Kızıl Haç’ı ve Göçmenler Komisyonu da bu dernekle çalışmakta idiler. İstanbul ve Trakya’da birçok cinayet ve ırza geçme olayları yaparak tedhiş yaratan dernek, Ege ve özellikle Anadolu’da Pontusçuluğu destekliyordu. Patrikhane de İstanbul’un Yunanistan’a verilmesi veya uluslararası bir yönetime konmasını Lloyd George’den istemişlerdi.
Bu derneğin yanı sıra, onun desteğini gören diğer bir dernek “Pontus Derneği” idi. Rize’den İstanbul’a kadar uzanan kıyı şeridinde (özellikle merkez Samsun-Trabzon) olan yörede bir Pontus Devleti kurmak istiyordu. Samsun yöresindeki Rumlar’ın bir bölümü daha I.Dünya Savaşı içinde askere gitmeyip silahlanarak eşkiyalığa başlamışlardı. Ateşkes’ten sonra ise örgüt daha da güçlendi. Rusya’dan getirilen göçmenlerle de sayıları arttı. İtilaf Devletleri de bunları koruduğu için olaylar büyüdü.(İleride bu konudan iç ayaklanmalar bölümünde ayrıca söz edilecektir).
Azınlıkların yıkıcı çalışmaları içinde önemli bir yeri de Ermeniler alıyordu. Mondros Ateşkesi’nin “Altı Ermeni Vilayeti” sözü, Ermenistan kurulması için önemli bir adımdı. Birinci Dünya Savaşı içindeki “Tehcir” olayı yüzünden İtilaf Devletleri’nin ilgisini ve şimdi de koruyuculuğunu kazandılar. Rumlarla da işbirliği yaparak güçlenmeye çalıştılar. Yalnız Ermeniler de Trabzon üzerinde hak iddia ediyorlardı. Padişah’ın Ermenilerin haksızlığa uğramış oldukları biçimindeki beyanatı da, onlara güç verdi. Mavri Mira ile sıkı ilişki kurdular. Tehcir suçlusu ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in İstanbul Sıkı Yönetim Mahkemesi’nce mahkum edilip, 10 Nisan 1919′da idam edilmesi Ermeni’lere umut verdi. Haklarını ileri sürerek,30 Kasım 1918′de İtilaf Devletleri’ne başvurarak tam bağımsız bir Ermenistan kurulmasını ve İtilaf Devletleri ve Cemiyet-i Akvam’ın himayesini istediler. Patrik Zaven Efendi de Paris ve Londra’ya giderek Ermeni sorununu görüştü. 26 Şubat 1919′da da “Onlar Konseyi”nde Ermeni isteklerini savunarak Maraş, Kilikya, İskenderun ve “Altı Ermeni Vilayeti” ile Trabzon ilinin bir kısmını da içine alan büyük Ermenistan isteklerini ileri sürdüler. İtilaf Devletleri silahlı kuvvetleri aracılığı ile de tehcir edildikleri topraklara dönmek istediler. Hiçbiri bu kuvveti vermeye yanaşmadı. Suriye’den Doğu Anadolu’ya böyle bir yolculuğun sıkıntılarını ve Türk Ulusu’nun direnmesini göze almak gerekiyordu. Fakat Başkan Wilson Ermeniler’in savunucusu oldu. Fransız basını ise Kilikya, İskenderun ve Maraş yöresinin Suriye’ye ait olduğunu ileri sürdü. Fransız Hükümeti Kilikya ve İskenderun üzerindeki isteklerini kabul etmemekle beraber, Anadolu’da nüfus üstünlüğüne sahip olduklarını ileri sürerek Barış Konferansı’na asılsız nüfus listeleri verdiler. Oysa Amerikan İstihbarat Şubesi Başkan Wilson’a 21 Ocak 1919′da verdikleri raporda, Ermeniler’in en çok bulundukları yerlerde bile ancak nüfusun % 30-35′ni oluşturduklarını bildirdi. En son ve en gerçek Amerikan araştırması General Harbord tarafından 1919 yılı sonunda hazırlanmıştı. Hemen tüm Doğu Anadolu’yu inceleyen Harbord, Ermenilerin hiç bir zaman çoğunluk olmadığını bildirdi. İngiltere Başbakanı Lloyd George bile Ermeni isteklerini aşırı buluyordu. Buna rağmen 14 Mayıs’ta Dörtler Konseyi’nin toplantısında A.B.D.,İngiltere, Fransa ve İtalya arasında kararlaştırılacak sınırlar içinde ve manda idaresi altında, Ermeniler’in azınlıkta olduklarını bildiği Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan ve Ermeni isteklerini kapsayan topraklar üzerinde Ermenistan kurulmasını önerdi. Ermeniler’in isteklerinin bu derece ileri gitmesinde İstanbul Hükümeti’nin sorumsuz ve aciz politikasının da etkisi vardı. İstanbul Hükümeti Şubat 1919′da Osmanlı Devleti sınırları içinde Ermeniler’e özerklik, hatta bazı yerlerde nüfus mübadelesi yapmayı önermişti. Fakat Ermeniler bağımsızlık istedikleri için bunu kabul etmemişlerdi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin çaresizliğini görüyor ve isteklerini büyük devletlere kabul ettirmeye çalışıyorlardı.
Azınlıklar içinde Yahudiler de yüzyıllar önce İspanya’dan katliamdan kaçıp, kendilerine kapılarını açan Türklere karşı Rumlarla işbirliğine girdiler. Bütün Yahudiler olmamakla birlikte Hahamhane, Patrikhane ile birlikte çalışıyordu. “Alyans İsrailit” adlı İstanbullu Yahudilere ait gençlik örgütü faaliyette idi.
Bu derneğin yanı sıra, onun desteğini gören diğer bir dernek “Pontus Derneği” idi. Rize’den İstanbul’a kadar uzanan kıyı şeridinde (özellikle merkez Samsun-Trabzon) olan yörede bir Pontus Devleti kurmak istiyordu. Samsun yöresindeki Rumlar’ın bir bölümü daha I.Dünya Savaşı içinde askere gitmeyip silahlanarak eşkiyalığa başlamışlardı. Ateşkes’ten sonra ise örgüt daha da güçlendi. Rusya’dan getirilen göçmenlerle de sayıları arttı. İtilaf Devletleri de bunları koruduğu için olaylar büyüdü.(İleride bu konudan iç ayaklanmalar bölümünde ayrıca söz edilecektir).
Azınlıkların yıkıcı çalışmaları içinde önemli bir yeri de Ermeniler alıyordu. Mondros Ateşkesi’nin “Altı Ermeni Vilayeti” sözü, Ermenistan kurulması için önemli bir adımdı. Birinci Dünya Savaşı içindeki “Tehcir” olayı yüzünden İtilaf Devletleri’nin ilgisini ve şimdi de koruyuculuğunu kazandılar. Rumlarla da işbirliği yaparak güçlenmeye çalıştılar. Yalnız Ermeniler de Trabzon üzerinde hak iddia ediyorlardı. Padişah’ın Ermenilerin haksızlığa uğramış oldukları biçimindeki beyanatı da, onlara güç verdi. Mavri Mira ile sıkı ilişki kurdular. Tehcir suçlusu ilan edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in İstanbul Sıkı Yönetim Mahkemesi’nce mahkum edilip, 10 Nisan 1919′da idam edilmesi Ermeni’lere umut verdi. Haklarını ileri sürerek,30 Kasım 1918′de İtilaf Devletleri’ne başvurarak tam bağımsız bir Ermenistan kurulmasını ve İtilaf Devletleri ve Cemiyet-i Akvam’ın himayesini istediler. Patrik Zaven Efendi de Paris ve Londra’ya giderek Ermeni sorununu görüştü. 26 Şubat 1919′da da “Onlar Konseyi”nde Ermeni isteklerini savunarak Maraş, Kilikya, İskenderun ve “Altı Ermeni Vilayeti” ile Trabzon ilinin bir kısmını da içine alan büyük Ermenistan isteklerini ileri sürdüler. İtilaf Devletleri silahlı kuvvetleri aracılığı ile de tehcir edildikleri topraklara dönmek istediler. Hiçbiri bu kuvveti vermeye yanaşmadı. Suriye’den Doğu Anadolu’ya böyle bir yolculuğun sıkıntılarını ve Türk Ulusu’nun direnmesini göze almak gerekiyordu. Fakat Başkan Wilson Ermeniler’in savunucusu oldu. Fransız basını ise Kilikya, İskenderun ve Maraş yöresinin Suriye’ye ait olduğunu ileri sürdü. Fransız Hükümeti Kilikya ve İskenderun üzerindeki isteklerini kabul etmemekle beraber, Anadolu’da nüfus üstünlüğüne sahip olduklarını ileri sürerek Barış Konferansı’na asılsız nüfus listeleri verdiler. Oysa Amerikan İstihbarat Şubesi Başkan Wilson’a 21 Ocak 1919′da verdikleri raporda, Ermeniler’in en çok bulundukları yerlerde bile ancak nüfusun % 30-35′ni oluşturduklarını bildirdi. En son ve en gerçek Amerikan araştırması General Harbord tarafından 1919 yılı sonunda hazırlanmıştı. Hemen tüm Doğu Anadolu’yu inceleyen Harbord, Ermenilerin hiç bir zaman çoğunluk olmadığını bildirdi. İngiltere Başbakanı Lloyd George bile Ermeni isteklerini aşırı buluyordu. Buna rağmen 14 Mayıs’ta Dörtler Konseyi’nin toplantısında A.B.D.,İngiltere, Fransa ve İtalya arasında kararlaştırılacak sınırlar içinde ve manda idaresi altında, Ermeniler’in azınlıkta olduklarını bildiği Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan ve Ermeni isteklerini kapsayan topraklar üzerinde Ermenistan kurulmasını önerdi. Ermeniler’in isteklerinin bu derece ileri gitmesinde İstanbul Hükümeti’nin sorumsuz ve aciz politikasının da etkisi vardı. İstanbul Hükümeti Şubat 1919′da Osmanlı Devleti sınırları içinde Ermeniler’e özerklik, hatta bazı yerlerde nüfus mübadelesi yapmayı önermişti. Fakat Ermeniler bağımsızlık istedikleri için bunu kabul etmemişlerdi. Çünkü Osmanlı Devleti’nin çaresizliğini görüyor ve isteklerini büyük devletlere kabul ettirmeye çalışıyorlardı.
Azınlıklar içinde Yahudiler de yüzyıllar önce İspanya’dan katliamdan kaçıp, kendilerine kapılarını açan Türklere karşı Rumlarla işbirliğine girdiler. Bütün Yahudiler olmamakla birlikte Hahamhane, Patrikhane ile birlikte çalışıyordu. “Alyans İsrailit” adlı İstanbullu Yahudilere ait gençlik örgütü faaliyette idi.
Küçük Kaynarca Antlaşması
III. Mustafa’nin son günlerinde baslayan baris görüsmeleri, I. Abdülhamid tahta çiktiktan tam alti ay sonra “Küçük Kaynarca Antlasmasi” ile sonuçlandi (21 Temmuz 1774)
Tuna Kiyisinda Küçük bir kasaba olan Küçük Kaynarca’da imzalanan antlasmanin baslica maddeleri sunlardi:
1- Kirim Hanligi Osmanli Devleti’nden ayriliyor, sözde bagimsiz oluyordu.
2- Kilburun, Kerç, Yenikale, Azak Kalesi, Özi (Dnieper) Nehri ile Aksu (Bug) nehirleri arasindaki Büyük ve Küçük Kabartay ülkeleri de Rusya’ya birakiliyordu.
3- Rusya, isgal ettigi Basarabya, Akkirman, Kili. ismail, Bender ve diger bazi kalelerle Eflâk ve Bogdan’i Osmanli Devleti’ne geri verecek, fakat Osmanli Devleti Eflâk ve Bugdan’da bir genel af ilân edecek, voyvodalarin Babiâli nezdinde maslahatgüzar bulundurmalari ve Rus elçilerinin bu memleketleri korumak için görüsme yapabilmeleri imkânini saglayacakti.
4- Rus gemileri Bogazlar’dan serbestçe geçebilecek, Karadeniz, Akdeniz ve Bogazlar’da serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Rusya Osmanli Devleti’nin gerekli gördügü yerlerinde konsolosluk açabilecekti.
5- Evvelce Ingiltere ve Fransa’ya verilmis “kapitülasyon” haklarindan Rusya da yararlanacakti.
6- Osmanlilar yazismalarda Rus çarlari için “Ruslar’in padisahi” deyimini kullanacak, Istanbul’daki daimi Rus elçisi en büyük devletlerin elçileri gibi muamele görecekti.
7- Osmanli Devleti Ruslar’a, 1775 yilindan baslamak üzere üç taksitte (üç yilda) toplam 15.000 kese (750 milyon akçe) harp tazminati ödeyecekti.
Bu sartlarin içinde en agiri, 1500 senelik bir Türk yurdu olan Kirim’in elden çikmasi idi. Bu, bütün Osmanli Devleti’ni mateme bogdu, ikinci önemli husus, Ruslar’in, Ortodokslarin hamisi sifatiyle Eflâk ve Bogdan islerine burunlarini sokabilmelerine imkân verilmesiydi.
Simdi, Osmanli Devleti Avrupa islerine karismiyor, hâkim devlet niteligini tamamen kaybetmis bulunuyor, sadece Balkanlar’i elinde tutuyordu. Romanya yari bagimsiz bir duruma gelmisti.
Tuna Kiyisinda Küçük bir kasaba olan Küçük Kaynarca’da imzalanan antlasmanin baslica maddeleri sunlardi:
1- Kirim Hanligi Osmanli Devleti’nden ayriliyor, sözde bagimsiz oluyordu.
2- Kilburun, Kerç, Yenikale, Azak Kalesi, Özi (Dnieper) Nehri ile Aksu (Bug) nehirleri arasindaki Büyük ve Küçük Kabartay ülkeleri de Rusya’ya birakiliyordu.
3- Rusya, isgal ettigi Basarabya, Akkirman, Kili. ismail, Bender ve diger bazi kalelerle Eflâk ve Bogdan’i Osmanli Devleti’ne geri verecek, fakat Osmanli Devleti Eflâk ve Bugdan’da bir genel af ilân edecek, voyvodalarin Babiâli nezdinde maslahatgüzar bulundurmalari ve Rus elçilerinin bu memleketleri korumak için görüsme yapabilmeleri imkânini saglayacakti.
4- Rus gemileri Bogazlar’dan serbestçe geçebilecek, Karadeniz, Akdeniz ve Bogazlar’da serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Rusya Osmanli Devleti’nin gerekli gördügü yerlerinde konsolosluk açabilecekti.
5- Evvelce Ingiltere ve Fransa’ya verilmis “kapitülasyon” haklarindan Rusya da yararlanacakti.
6- Osmanlilar yazismalarda Rus çarlari için “Ruslar’in padisahi” deyimini kullanacak, Istanbul’daki daimi Rus elçisi en büyük devletlerin elçileri gibi muamele görecekti.
7- Osmanli Devleti Ruslar’a, 1775 yilindan baslamak üzere üç taksitte (üç yilda) toplam 15.000 kese (750 milyon akçe) harp tazminati ödeyecekti.
Bu sartlarin içinde en agiri, 1500 senelik bir Türk yurdu olan Kirim’in elden çikmasi idi. Bu, bütün Osmanli Devleti’ni mateme bogdu, ikinci önemli husus, Ruslar’in, Ortodokslarin hamisi sifatiyle Eflâk ve Bogdan islerine burunlarini sokabilmelerine imkân verilmesiydi.
Simdi, Osmanli Devleti Avrupa islerine karismiyor, hâkim devlet niteligini tamamen kaybetmis bulunuyor, sadece Balkanlar’i elinde tutuyordu. Romanya yari bagimsiz bir duruma gelmisti.
Hudeybiye Antlaşması
Hz. Peygamber ve ashabinin Kabe’yi ziyaret maksadiyla Mekke’ye gitmek istemeleri ve bunun müsrikler tarafinda engellenmesi üzerine çikan olaylardan sonra müslümanlarla müsrikler arasinda yapilan anlasma. Allah Rasûlü’nün hicretinin üzerinden mücadeleler ve savaslarla dolu alti yil geçmisti. Hem muhacirler, hem de Ensar, Kâbe’yi ziyaret özlemiyle yanip tutusuyorlardi.
Allah’in elçisi, bu yilin Zilkade ayinin basinda bütün ashabin özlemlerine beklentilerine cevap anlami tasiyan bir rüya gördü. Rüyasinda ashabi ile birlikte güvenlik içinde Kâbe’yi ziyaret ediyordu. Rasûlullah’in ashaba anlattigi rüya, hizla bir mustu gibi yayildi Medine’ye.
Hz. Peygamber bu genel cosku üzerine, Kâbe’yi ziyaret etmek isteyenlerin hazirlanmasini emretti. Hattâ Islam’i kabul etmeyen kabileleri bile kendileriyle birlikte hac yapmaya çagirdi.
Hazirliklarin tamamlanmasindan sonra, Zilkade’nin ilk Pazartesi günü (13 Mart 628) bin dörtyüz kisi ile birlikte Mekke’ye dogru hareket etti. Niyetinin baris oldugunu göstermek için yanlarina yolcu kilici denilen kiliçtan baska savas silahi almamislardi. Zül-Huleyfe mevkiine geldiklerinde ihrama girdiler ve Umre için niyet ettiler. Yanlarinda Mekke’de kurban edilmek üzere sabin alman yetmis deve bulunuyordu ve bunlar kurbanlik oldugu belli olacak biçimde nisanlanmisti.
Mekkeli müsrikler Hz. Muhammed’in hareketini ögrenince toplanarak ne pahasina olursa olsun, Rasûlullah’in Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlastirdilar. Rasûlullah’in Mekke’ye daha fazla yaklasmasina engel olmak üzere de Halid bin Velid komutasinda ikiyüz atlidan olusan bir birlik gönderdiler.
Bu arada Hz. Peygamber Hudeybiye mevkiine gelmisti. Devesi burada kendiliginden çöktü ve bütün çabalara ragmen kaldirilamadi. Bunun üzerine çesitli fikirler ileri sürenlere karsilik Allah Rasûlü,”Filin Mekke’ye girmesine engel olan kuvvet bu deveyi de çökertti” diyerek herkesin inmesini emretti.
Peygamber Efendimiz, Mekke müsriklerinin durumu anlama ve umreyi gerçeklestirebilme konusunu görüsmek için Hz. Osman (r.a)’i Mekke’ye gönderdi. Hz. Osman (r.a) kiminle görüstü ise, umre yapmanin mümkün olmadigini anladi. Zira müsrikler, müslümanlarin Mekke’ye girisini kendileri için büyük bir zillet sayiyorlar ve bütün Arap dünyasinin gözünden düsecekleri seklinde yorumluyorlardi. Bundan dolayi umre hiç mümkün gözükmüyordu.
Bu arada Hz. Osman (r.a)’nin tutuklandigi ve öldürüldügü haberi yayildi. Bu haber üzerine peygamber Efendimiz, bütün mü’minlerden “ölüm” üzere bey’at aldi. Ashab-i Kirâm’in ölüm için yarisircasina bey’at etmelerini müsriklerin casuslari da görüyorlardi. Bu durumu süratli bir sekilde Mekke’ye bildirdiler.
Sahabenin bey’atini bildiren âyet-i kerime’de söyle buyurulur: “Sana bey’at edenler gerçekte Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’in eli onlarin ellerin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmus olur ve kim Allah’a verdigi sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir” (el-Feth, 48/1I) ve “Allah su mü’minlerden razi olmustur ki, onlar agacin altinda sana bey’at ediyorlardi. Allah onlarin gönüllerindekini bildigi için onlarin üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakin bir fetih verdi. Yine onlara alacaklari birçok ganimetler bahseyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir” (el-Fetih, 48/18-19) âyetleri bu olayi anlatmakta ve Cenab-i Hakk’in biat edenlerden razi oldugunu bildirmektedir. Bu âyetlerden dolayi, bu beyata, razilik biati anlaminda “Biatü’r-Ridvân” ve Hz. Peygamberin altinda oturdugu agaca da razilik agaci anlaminda “Seceretü’r-Ridvân” adi verilmistir. Kisa bir aradan sonra Hz. Osman (r.a)’la ilgili ölüm haberinin asilsiz oldugu anlasilmistir.
Bu arada karsilikli elçiler gidip geliyor, bir uzlasma yolu araniyordu. Müsrikler müslümanlarin Mekke’ye girmelerine izin vermeyeceklerini açikça söylüyorlardi. Hz. Peygamber ise “Biz buraya kesinlikle savasmak için gelmedik. Amacimiz Kâbe’yi ziyarettir, Umre yapmaktir. Kureysliler eski savaslarda zayif düsmüslerdir. Dilerlerse onlarla bir anlasma, bir sure için baris anlasmasi yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah’a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savasirim” diyerek baris öneriyordu.
Allah Rasûlü’nün kararliligi yüzünden müsrikler savasi göze alamadilar. Amr oglu Süheyl’i kendileri adina bir anlasma yapmak üzere gönderdiler.
Rasûlullah ile Süheyl uzun görüsmelerden sonra anlasma sartlarini tesbit ettiler. Buna göre;
1-Müslümanlarla müsrikler on yil süreyle savasmayacaklar, birbirlerine saldirmayacaklardi .
2- Müslümanlar bu yil Kabe’yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yil umre yapacaklar, müsriklerin bosaltacagi Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarinda yolcu kiliçlarindan baska silah tasimayacaklardi.
3- Mekke’den birisi müslüman olarak Medine’ye sigindigi zaman iade edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye siginanlar iade edilmeyecekti.
4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlasma yapmakta serbest olacaklardi.
Hudeybiye andlasmasinin bütün sartlari görünüste müslümanlarin aleyhine idi. Bu nedenle müslümanlar büyük bir hayal kirikligina ugradilar. Bu andlasmayi bir asagilanma, bir küçük düsürülme olarak kabul ettiler. “Sen Allah’in Rasûlü degil misin? Davamiz hak dava degil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diyen Hz. Ömer’in sözleri, müslümanlarin genel üzüntülerinden dogan tepkinin dile getirilisinden baska bir sey degildi. Fakat süphesiz Allah ve Rasulü neyin hayirli, neyin ser, neyin izzet, neyin zillet oldugunu daha iyi bilirdi.
Allah Rasûlünün kurbanlarini kesip baslarini tiras etmeleri istegi yankisiz kaldi. Büyük bir üzüntü ile çadirina girdi. Sonra mü’minlerin annesi Ümmü Seleme hazretlerinin tavsiyesi üzerine kendi kurbanini kesti ve tiras oldu. Bunun üzerine bütün müslümanlar yarisircasina kurbanlarini kesip tiras oldular.
Hudeybiye’de ondokuz gün kalindiktan sonra Medine’ye dogru yola çikildi. Yolda, “Biz sana apaçik bir fetih verdik. Bununla Allah senin geçmis ve gelecek günahlarini bagislayacak ve sana olan nimetini tamamlayacak ve seni dogru bir yola iletecek. Allah sana sanli bir zafer verecek” (el-Fetih, 48/1,2) âyetleriyle baslayan Fetih Sûresi nazil oldu.
Sani yüce Allah, Hudeybiye barisini bir “Feth-i Mübin” (apaçik bir fetih) olarak niteliyordu. Gerçekten de bunun böyle oldugu çok geçmeden herkes tarafindan anlasildi. Hudeybiye’yi Hayber gibi, Mekke’nin fethi gibi zaferler izledi.
Hudeybiye andlasmasinin en önemli yanlarindan veya sonuçlarindan birisi hiç kuskusuz siyasî yönüdür. Daha önce Mekkeli müsrikler, Medine Islam toplumunun varligina bile tahammül edemezlerdi. Hatta müslümanlari kökten yok etmek amaciyla Bedir, Uhud ve Hendek savaslarinda oldugu gibi birçok girisimde bulunmuslardi. Iste bu andlasma ile ilk kez müsrikler Medine Islam toplumunu resmen taninmis oluyorlardi. Bu durum Islam’in kabileler arasindan büyük bir önem kazanmasina neden oldu.
Andlasmadan önce müslümanlarla müsrikler arasinda hemen hiç bir iliski yoktu. Hudeybiye’den sonra ise iki taraf arasindaki ticari ve ailevi iliskiler canlandi. Hz. Peygamber (s.a.v) istedigi yerde Islam’i rahatça teblig etme imkanina kavustu. Bu nedenle hem Mekke’de, hem de çevre kabileler arasinda Islam’i kabul edenler hizla artti. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasinda geçen iki yil içinde müslüman olanlarin sayisi, Hudeybiye’den önceki ondokuz yil boyunca müslüman olanlarin iki katina ulasmisti.
Andlasma maddelerinden müslümanlari en çok üzenlerden birisi, Mekke’den kaçan müslümanlarin iade edilmesi hakkindaki madde idi. Daha andlasma imzalanir imzalanmaz zincirlerini sürükleyerek gelen Ebu Cendel’in, “Müslüman oldugum için bu kadar zulümlere iskencelere ugramistim. Beni tekrar ayni iskencelere atmak mi istiyorsunuz? Beni yine müsriklere mi teslim edeceksiniz?” çigliklarina ragmen antlasma geregince Kureys adina andlasmayi yapan müsrik Amr oglu Süheyl’e teslim edilmesi, müslümanlari gözyaslari içinde birakmisti .
Süheyl b. Amr, oglu Ebû Cendel’i çeke çeke Kureyslilerin yanina götürdü. Müslümanlar, onun feryadina dayanamayarak aglamaya basladilar (Vâkidî, Megâzi, ll, 6I8′den naklen Asim Köksal, Islâm Tarihi, Vl, 2I4). Hz. Muhammed (s.a.v), Ebû Cendel’i su sözleriyle teselli ediyordu: “Ey Ebû Cendel, su toplulukla aramizda yazilan baris yazisi tamamlandi. Sen biraz sabret, katlan, yüce Allah’tan da bunun ecrini dile. süphesiz Allah, senin ve senin yaninda bulunan zayif mü’minler için bir genislik ve çikar yol ihsan edecektir. Biz onlara Allah’in ahdiyle söz verdik, onlar da bize söz verdiler. Onlara verdigimiz sözü çigneyemeyiz. Verdigimiz sözde durmamak bize yarasmaz” (Asim Köksal, a.g.e, Vl, 2I4). Hz. Ömer, bu geri çevirmenin dis görünüsüne bakarak çok üzülmüs, din için bu kadar hakarete katlanmanin sebebini anlayamadigini söylemisti. Mekke’ye girip, Beytullah’i ziyaret etmeyi uman sahabe bu gerçeklesmedigi gibi Hudeybiye Andlasmasi gibi aleyhlerine olan bir sözlesmeyi kabul etmek zorunda kalmislardi .
Mekke’den kaçan fakat Medine’ye kabul edilmeyen müslümanlar Mekke Sam kervan yolu üzerindeki Is mevkiinde üslendiler. Kisa zamanda sayilari üçyüze ulasan müslümanlar müsriklere karsi gerilla savasi yürütmeye basladilar. Kureys’in kervanlarina saldiriyor, ellerine düsen Mekkeli müsrikleri öldürüyorlardi. Kureys müsrikleri bu durum karsisinda müslümanlari Mekke’de tutmanin zarardan baska bir sey getirmeyecegini, gerçekten iman etmis bir mü’mini hapsetmenin serbest birakmaktan daha zararli oldugunu anladilar ve ilgili maddenin andlasmadan çikarilmasi için basvurdular. Bunun üzerine Rasûl aleyhisselam isteklerini kabul ederek Is’teki müslümanlari Medine’ye çagirdi.
Bütün bu sonuçlar Hudeybiye barisinin göründügü gibi kötü bir anlasma olmadigini, tersine müslümanlara zafer kapilarini açan bir “feth-i mübin” oldugunu açik bir biçimde ortaya koymaktadir.
Allah’in elçisi, bu yilin Zilkade ayinin basinda bütün ashabin özlemlerine beklentilerine cevap anlami tasiyan bir rüya gördü. Rüyasinda ashabi ile birlikte güvenlik içinde Kâbe’yi ziyaret ediyordu. Rasûlullah’in ashaba anlattigi rüya, hizla bir mustu gibi yayildi Medine’ye.
Hz. Peygamber bu genel cosku üzerine, Kâbe’yi ziyaret etmek isteyenlerin hazirlanmasini emretti. Hattâ Islam’i kabul etmeyen kabileleri bile kendileriyle birlikte hac yapmaya çagirdi.
Hazirliklarin tamamlanmasindan sonra, Zilkade’nin ilk Pazartesi günü (13 Mart 628) bin dörtyüz kisi ile birlikte Mekke’ye dogru hareket etti. Niyetinin baris oldugunu göstermek için yanlarina yolcu kilici denilen kiliçtan baska savas silahi almamislardi. Zül-Huleyfe mevkiine geldiklerinde ihrama girdiler ve Umre için niyet ettiler. Yanlarinda Mekke’de kurban edilmek üzere sabin alman yetmis deve bulunuyordu ve bunlar kurbanlik oldugu belli olacak biçimde nisanlanmisti.
Mekkeli müsrikler Hz. Muhammed’in hareketini ögrenince toplanarak ne pahasina olursa olsun, Rasûlullah’in Mekke’ye girmesine izin vermemeyi kararlastirdilar. Rasûlullah’in Mekke’ye daha fazla yaklasmasina engel olmak üzere de Halid bin Velid komutasinda ikiyüz atlidan olusan bir birlik gönderdiler.
Bu arada Hz. Peygamber Hudeybiye mevkiine gelmisti. Devesi burada kendiliginden çöktü ve bütün çabalara ragmen kaldirilamadi. Bunun üzerine çesitli fikirler ileri sürenlere karsilik Allah Rasûlü,”Filin Mekke’ye girmesine engel olan kuvvet bu deveyi de çökertti” diyerek herkesin inmesini emretti.
Peygamber Efendimiz, Mekke müsriklerinin durumu anlama ve umreyi gerçeklestirebilme konusunu görüsmek için Hz. Osman (r.a)’i Mekke’ye gönderdi. Hz. Osman (r.a) kiminle görüstü ise, umre yapmanin mümkün olmadigini anladi. Zira müsrikler, müslümanlarin Mekke’ye girisini kendileri için büyük bir zillet sayiyorlar ve bütün Arap dünyasinin gözünden düsecekleri seklinde yorumluyorlardi. Bundan dolayi umre hiç mümkün gözükmüyordu.
Bu arada Hz. Osman (r.a)’nin tutuklandigi ve öldürüldügü haberi yayildi. Bu haber üzerine peygamber Efendimiz, bütün mü’minlerden “ölüm” üzere bey’at aldi. Ashab-i Kirâm’in ölüm için yarisircasina bey’at etmelerini müsriklerin casuslari da görüyorlardi. Bu durumu süratli bir sekilde Mekke’ye bildirdiler.
Sahabenin bey’atini bildiren âyet-i kerime’de söyle buyurulur: “Sana bey’at edenler gerçekte Allah’a bey’at etmektedirler. Allah’in eli onlarin ellerin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmus olur ve kim Allah’a verdigi sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir” (el-Feth, 48/1I) ve “Allah su mü’minlerden razi olmustur ki, onlar agacin altinda sana bey’at ediyorlardi. Allah onlarin gönüllerindekini bildigi için onlarin üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakin bir fetih verdi. Yine onlara alacaklari birçok ganimetler bahseyledi. Allah üstündür, hikmet sahibidir” (el-Fetih, 48/18-19) âyetleri bu olayi anlatmakta ve Cenab-i Hakk’in biat edenlerden razi oldugunu bildirmektedir. Bu âyetlerden dolayi, bu beyata, razilik biati anlaminda “Biatü’r-Ridvân” ve Hz. Peygamberin altinda oturdugu agaca da razilik agaci anlaminda “Seceretü’r-Ridvân” adi verilmistir. Kisa bir aradan sonra Hz. Osman (r.a)’la ilgili ölüm haberinin asilsiz oldugu anlasilmistir.
Bu arada karsilikli elçiler gidip geliyor, bir uzlasma yolu araniyordu. Müsrikler müslümanlarin Mekke’ye girmelerine izin vermeyeceklerini açikça söylüyorlardi. Hz. Peygamber ise “Biz buraya kesinlikle savasmak için gelmedik. Amacimiz Kâbe’yi ziyarettir, Umre yapmaktir. Kureysliler eski savaslarda zayif düsmüslerdir. Dilerlerse onlarla bir anlasma, bir sure için baris anlasmasi yapmak isterim. Kabul ederlerse ne âlâ, aksi takdirde Allah’a yemin ederim ki, ölünceye kadar onlarla savasirim” diyerek baris öneriyordu.
Allah Rasûlü’nün kararliligi yüzünden müsrikler savasi göze alamadilar. Amr oglu Süheyl’i kendileri adina bir anlasma yapmak üzere gönderdiler.
Rasûlullah ile Süheyl uzun görüsmelerden sonra anlasma sartlarini tesbit ettiler. Buna göre;
1-Müslümanlarla müsrikler on yil süreyle savasmayacaklar, birbirlerine saldirmayacaklardi .
2- Müslümanlar bu yil Kabe’yi ziyaretten vazgeçerek geri dönecekler, ancak gelecek yil umre yapacaklar, müsriklerin bosaltacagi Mekke’de üç gün kalacaklar ve yanlarinda yolcu kiliçlarindan baska silah tasimayacaklardi.
3- Mekke’den birisi müslüman olarak Medine’ye sigindigi zaman iade edilecek; fakat Medine’den Mekke’ye siginanlar iade edilmeyecekti.
4- Arap kabileleri istedikleri tarafla anlasma yapmakta serbest olacaklardi.
Hudeybiye andlasmasinin bütün sartlari görünüste müslümanlarin aleyhine idi. Bu nedenle müslümanlar büyük bir hayal kirikligina ugradilar. Bu andlasmayi bir asagilanma, bir küçük düsürülme olarak kabul ettiler. “Sen Allah’in Rasûlü degil misin? Davamiz hak dava degil mi? Bu zilleti neden kabul ediyoruz?” diyen Hz. Ömer’in sözleri, müslümanlarin genel üzüntülerinden dogan tepkinin dile getirilisinden baska bir sey degildi. Fakat süphesiz Allah ve Rasulü neyin hayirli, neyin ser, neyin izzet, neyin zillet oldugunu daha iyi bilirdi.
Allah Rasûlünün kurbanlarini kesip baslarini tiras etmeleri istegi yankisiz kaldi. Büyük bir üzüntü ile çadirina girdi. Sonra mü’minlerin annesi Ümmü Seleme hazretlerinin tavsiyesi üzerine kendi kurbanini kesti ve tiras oldu. Bunun üzerine bütün müslümanlar yarisircasina kurbanlarini kesip tiras oldular.
Hudeybiye’de ondokuz gün kalindiktan sonra Medine’ye dogru yola çikildi. Yolda, “Biz sana apaçik bir fetih verdik. Bununla Allah senin geçmis ve gelecek günahlarini bagislayacak ve sana olan nimetini tamamlayacak ve seni dogru bir yola iletecek. Allah sana sanli bir zafer verecek” (el-Fetih, 48/1,2) âyetleriyle baslayan Fetih Sûresi nazil oldu.
Sani yüce Allah, Hudeybiye barisini bir “Feth-i Mübin” (apaçik bir fetih) olarak niteliyordu. Gerçekten de bunun böyle oldugu çok geçmeden herkes tarafindan anlasildi. Hudeybiye’yi Hayber gibi, Mekke’nin fethi gibi zaferler izledi.
Hudeybiye andlasmasinin en önemli yanlarindan veya sonuçlarindan birisi hiç kuskusuz siyasî yönüdür. Daha önce Mekkeli müsrikler, Medine Islam toplumunun varligina bile tahammül edemezlerdi. Hatta müslümanlari kökten yok etmek amaciyla Bedir, Uhud ve Hendek savaslarinda oldugu gibi birçok girisimde bulunmuslardi. Iste bu andlasma ile ilk kez müsrikler Medine Islam toplumunu resmen taninmis oluyorlardi. Bu durum Islam’in kabileler arasindan büyük bir önem kazanmasina neden oldu.
Andlasmadan önce müslümanlarla müsrikler arasinda hemen hiç bir iliski yoktu. Hudeybiye’den sonra ise iki taraf arasindaki ticari ve ailevi iliskiler canlandi. Hz. Peygamber (s.a.v) istedigi yerde Islam’i rahatça teblig etme imkanina kavustu. Bu nedenle hem Mekke’de, hem de çevre kabileler arasinda Islam’i kabul edenler hizla artti. Öyle ki, Hudeybiye ile Mekke’nin fethi arasinda geçen iki yil içinde müslüman olanlarin sayisi, Hudeybiye’den önceki ondokuz yil boyunca müslüman olanlarin iki katina ulasmisti.
Andlasma maddelerinden müslümanlari en çok üzenlerden birisi, Mekke’den kaçan müslümanlarin iade edilmesi hakkindaki madde idi. Daha andlasma imzalanir imzalanmaz zincirlerini sürükleyerek gelen Ebu Cendel’in, “Müslüman oldugum için bu kadar zulümlere iskencelere ugramistim. Beni tekrar ayni iskencelere atmak mi istiyorsunuz? Beni yine müsriklere mi teslim edeceksiniz?” çigliklarina ragmen antlasma geregince Kureys adina andlasmayi yapan müsrik Amr oglu Süheyl’e teslim edilmesi, müslümanlari gözyaslari içinde birakmisti .
Süheyl b. Amr, oglu Ebû Cendel’i çeke çeke Kureyslilerin yanina götürdü. Müslümanlar, onun feryadina dayanamayarak aglamaya basladilar (Vâkidî, Megâzi, ll, 6I8′den naklen Asim Köksal, Islâm Tarihi, Vl, 2I4). Hz. Muhammed (s.a.v), Ebû Cendel’i su sözleriyle teselli ediyordu: “Ey Ebû Cendel, su toplulukla aramizda yazilan baris yazisi tamamlandi. Sen biraz sabret, katlan, yüce Allah’tan da bunun ecrini dile. süphesiz Allah, senin ve senin yaninda bulunan zayif mü’minler için bir genislik ve çikar yol ihsan edecektir. Biz onlara Allah’in ahdiyle söz verdik, onlar da bize söz verdiler. Onlara verdigimiz sözü çigneyemeyiz. Verdigimiz sözde durmamak bize yarasmaz” (Asim Köksal, a.g.e, Vl, 2I4). Hz. Ömer, bu geri çevirmenin dis görünüsüne bakarak çok üzülmüs, din için bu kadar hakarete katlanmanin sebebini anlayamadigini söylemisti. Mekke’ye girip, Beytullah’i ziyaret etmeyi uman sahabe bu gerçeklesmedigi gibi Hudeybiye Andlasmasi gibi aleyhlerine olan bir sözlesmeyi kabul etmek zorunda kalmislardi .
Mekke’den kaçan fakat Medine’ye kabul edilmeyen müslümanlar Mekke Sam kervan yolu üzerindeki Is mevkiinde üslendiler. Kisa zamanda sayilari üçyüze ulasan müslümanlar müsriklere karsi gerilla savasi yürütmeye basladilar. Kureys’in kervanlarina saldiriyor, ellerine düsen Mekkeli müsrikleri öldürüyorlardi. Kureys müsrikleri bu durum karsisinda müslümanlari Mekke’de tutmanin zarardan baska bir sey getirmeyecegini, gerçekten iman etmis bir mü’mini hapsetmenin serbest birakmaktan daha zararli oldugunu anladilar ve ilgili maddenin andlasmadan çikarilmasi için basvurdular. Bunun üzerine Rasûl aleyhisselam isteklerini kabul ederek Is’teki müslümanlari Medine’ye çagirdi.
Bütün bu sonuçlar Hudeybiye barisinin göründügü gibi kötü bir anlasma olmadigini, tersine müslümanlara zafer kapilarini açan bir “feth-i mübin” oldugunu açik bir biçimde ortaya koymaktadir.
Sarıkamış harekatı
Osmanlı Devleti harbe; 1878’den beri Rus işgalinde bulunan Kars, Sarıkamış, Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak, Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek, kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmak maksatlarıyla, başta Enver Paşa olmak üzere, iktidarda bulunan İttihatçılar tarafından sokuldu.
Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi. Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Üstelik, ordu kumandanı Hasan İzzet Paşanın, bu mevsimde harekât yapılamayacağı, taarruzun bahara bırakılması tavsiyesine karşılık, onu vazifesinden azletti ve taarruza karar verdi. Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.
Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler. Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, Üçüncü Ordunun ilerleyişi üzerine; 2-3 Ocak 1915 günlerinde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak:“Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!” haberini gönderiyordu.
Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, bu felaket karşısında, Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp, İstanbul’a döndü. Bu harekâtta Ruslar, 32 000 kayıp verdiler.
Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak, stratejinin faktörlerinden zaman iyi değerlendirilmediği, kuvvetler de böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmadığı için başarısızlıkla sonuçlandı.
Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı.
Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi. Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölünün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler.
Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı, Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi. Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Üstelik, ordu kumandanı Hasan İzzet Paşanın, bu mevsimde harekât yapılamayacağı, taarruzun bahara bırakılması tavsiyesine karşılık, onu vazifesinden azletti ve taarruza karar verdi. Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.
Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler. Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, Üçüncü Ordunun ilerleyişi üzerine; 2-3 Ocak 1915 günlerinde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak:“Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!” haberini gönderiyordu.
Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa, bu felaket karşısında, Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp, İstanbul’a döndü. Bu harekâtta Ruslar, 32 000 kayıp verdiler.
Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak, stratejinin faktörlerinden zaman iyi değerlendirilmediği, kuvvetler de böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmadığı için başarısızlıkla sonuçlandı.
Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı.
Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi. Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölünün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler.
Büyük Taarruz
Yunan Tarafı
Sakarya Savaşı’ndan sonra Yunanlılar Eskişehir-Afyon çizgisinde kuvvetli bir savunma hattı oluşturdular. Bu cepheleri gören bir İngiliz Kurmay Subayı “Türkler bu mevzileri dört beş ayda işgal ederlerse bir günde susturduklarını iddia edebilirler.” demişti. Bu cepheyi böylesine güçlendiren Yunanlılar diğer yandan, İtalyanların boşalttığı Söke ve Kuşadası’nı (21 ve 30 Nisan 1922) işgal ettiler. Bu davranışlarıyla Anadolu’da kalmaya kararlı olduklarını gösteriyorlardı. Ege yöresinin Rumlarını da silah altına alarak birlikler oluşturuyorlardı. Türkiye’ye gözdağı vermek, Yunan halkının moralini yükseltmek ve Türk savaş gemilerince esir alınan “Enosis” isimli gemilerinin intikamını almak için 7 Haziran 1922′de Samsun’u bombardıman ettiler. 5 Haziran’da Yunan Ordusu’nun başına Lloyd George’un “Bir çeSit deli” dediği Hacı Anesti’nin getirilmesi ile, Yunanlılar Trakya ve Anadolu’da sivil halka karşı baskı ve katliama giriştiler. Haziran sonunda başlatılan faaliyetler sonucu, 30 Temmuz’da İonya (İzmir ve kuzey bölgesi) Muhtariyetini ilan ettiler. Bu hareketleri Ankara ve İstanbul tarafından protesto edildi. 29 Temmuz’da da İngiltere’ye bir nota vererek, Türkleri barışa zorlamak için İstantanbul’u işgal etmek zorunda olduklarını bildirdiler ve hemen arkasından iki tümenlik bir kuvveti Anadolu’dan İstanbul’a taşımak için hazırlıklara başladılar. Bunun üzerine İstanbul’daki Türk Gizli Teşkilatı önemli yerlere top yerleştirirken, şehrin savunması için binlerce kişi hazırlandı. Diğer yandan Fransa enerjik bir tutum izledi. General Pelle’ye verilen emirle Yunanlılara engel olması, gerekirse kuvvet kullanması bildirildi. İngiliz General Harrington da Lloyrd George’un politikasına aykırı olarak Fransızlara yardım ederek Çatalca hattına asker gönderdi. İtalya da aynı enerjik tutuma girince Yunanlılar bu girişimlerden vazgeçtiler.
Yunanistan bu politikayı ve hazırlıklarını sürdürürken, ordusunun ve Yunan halkının morali çok kötü idi. Sakarya’daki ağır yenilgi ve kayıpların açıklanması, çok kötü etki yaptı. Yunan askeri Anadolu’da boşu boşuna savaştığını düşünmeye başladı. Ordu Kralcı ve Venizelosçu çatışması içinde eğitim ve disiplinini yitirmişti. Siyasi ve askeri çöküntü yanısıra ekonomik bunalım da üst düzeye çıkmış ve dış yardım kapıları kapanmıştı. Yabancı devlet adamları ve askeri gözlemcilerin, Yunanlıların Anadolu’yu terk etmeleri yolunda uyarılarına da aldırmıyorlardı. Büyük Yunanistan’ı gerçekleştirmek için ellerine geçirdikleri tarihi fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Ordularının yeterli kuvvette olduklan kanısındaydıiar.
Türk Tarafı
Sakarya Savaşı’ndan sonra, Yunan Ordusu’nun hazırlık yapmasına fırsat bırakmadan, taarruz yapılması istenmiş, fakat ordunun buna hazır olmaması yüzünden vazgeçilmişti. Daha sonra yağışların başlaması dolayısıyla taarruz ertelendi, fakat her an taarruz yapılacakmış gibi hazırlık yapıldı. 1921 Eylül ayında seferberlik ilan edilmiş olduğundan ordunun er ihtiyacı büyük ölçüde giderildi. Sakarya Savaşı’nda, yiyecek, giyecek, cephane yokluğu yüzünden artan firar olayları kalmadı. Ordunun ihtiyacı olan malzeme, silah, cephane çeşitli yollardan sağlanırken eğitim ve disiplin mükemmel düzeye getirildi. Ordu içinde emir-komuta zinciri sağlandı. Cephe gerisinde de güvenlik önlemleri alındı. Ordunun komuta heyeti, uzun savaş yıllarında yetişmiş, tecrübeli komutanlardan oluşuyordu. Yeni getirilen erlerle ordunun sayısı 200.000′e ulaştı. Yiyecek, giyecek, cephane yeterli düzeye getirildi. Birkaç meydan savaşı yapılması olasılığı düşünülerek, ona göre hazırlık yapıldı. Türk Ordusu vatan topraklarını kurtarmak için Başkomutan’ın taarruz emrini bekliyordu.
Tarafların Kuvvetleri
Taraflar Subay Er Tüfek Hafif Mk.Tüfek Ağır Mk.Tüfek Top323 Kılıç
Türk Ordusu 8.659 199.283 100.352 2.025 839 323 5.282
Yunan Ordusu 6.565 218.432 90.000 3.139 1.280 418 1.280
Türk Ordusu butün güçlüklere rağmen, malzeme ve silah bakımından Yunan Ordusu’na yakın duruma gelebildi. Başkomutan daha Ocak 1922′den itibaren taarruz planlarını hazırlamıştı, Sık sık cepheye giderek hazırlıkları yakından izledi.
Taarruz Kararı
M. Kemal Paşa 27 Temmuz 1922′de Alaşehir’e geldi. Taarruz planı üzerinde Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı ile son değişiklikleri yaptı ve planın aldığı son biçime göre 15 Ağustos’a kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına ve 30 Temmuz tarihli görüşmede, 26 Ağustos tarihinde taarruz yapılmasına karar verildi.
Fakat M. Kemal Paşa, Türkiye sorununun barışçı yollardan çözülmesi için İtilaf Devletleri’ne son bir kez daha başvuruda bulunmayı uygun gördü. T.B.M.M. Hükümeti’ni temsilen İçişleri Bakanı Fethi(Okyar) Bey, tam yetkili olarak Temmuz ayında Avrupa’ya gönderildi. 23 Temmuz’da Poincare ile görüşen Fethi Bey, gazetecilere “Zaferi kazanabiliriz. Fakat kan dökmekten çekiniyoruz.” dedi. İngiltere ise Fethi Bey’le bakan düzeyinde görüşmeyi red etti. Fethi Bey’in bütün barışçı girişimleri Türkiye’yi güçsüz zanneden ve bu girişimi de bu guçsüzlüğün sonucu olarak yorumlayan İngiltere tarafından geri çevrilince, Fethi Bey Hükümete 14 Ağustos’tan sonra yolladığı raporda “Ulusal amaçlarımızın sağlanması, ancak askeri faaliyetlerle kabil olabilecektir.” diyerek barış girişimlerinin sonuçsuz kaıdığını bildirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın, taarruz hazırlıklarını izlemek için 17/18 Ağustos gecesi Ankara’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Ankara’dan ayrıldığını bilen yalnız bir kaç kişi vardı. Hatta 21 Ağustos ta Çankaya’da bir balo tertiplendiği de ilan edildi. Halbuki M. Kemal Paşa 20 Ağustos’ta Akşehir’de idi. Konya’da postahaneye el koydurtan M. Kemal, Paşa, Konya’da bulunduğunun duyurulmasını engelledi. 20 Ağustos’ta Başkomutan, Batı Cephesi Komutanı’na 26 Ağustos’ta taarraza geçilmesi emrini verdi. Aynı gece yapılan komutanlar toplantısında durumu butün komutanlara harita üzerinde açıklayan Başkomutan, taarruz emrini yineledi.
Türk Ordusu düşmana yakın kuvvete sahipti. Oysa taarruz yapılabilmesi için düşmandan iki-üç kat üstün olmak gerekiyordu. Bu sebeple taarruz yeri olarak seçilen Afyon’a, Eskişehir’den bazı kuvvetler gece yüruyüşü ile getirildi. Bu şekilde Afyon yöresindeki düşman kuvvetlerine karşı üstünlük sağlanırken, Eskişehir cephesindeki kuvvetler zayıflamıştı. Bu sebeple bazı ordu komutanları, taarruzu sakıncalı buldularsa da Başkomutan’ın emrini yerine getirdiler. Eskişehir yöresi, I. ve II. İnönü, Eskişehir-Kutahya ve Sakarya Savaşları yüzünden savaş alanı olmuş, kaynakları tükenmiş, halkı büyük sıkıntılar içinde idi. Oysa Afyon yöresi savaş alanı olmamıştı. Cephenin arkasında Konya Ovası’nın ürünü vardı. Düşman Afyon yönünden bir taarruz beklemiyordu. Başkomutan taarruz kararını Bakanlar Kurulu’na da bildirdi. Türk ordusu 25-26 Ağustos gecesi bütün hazırlıklarını yapıp, düşman cephesine iyice yaklaştı. Taarruz süresince, ordunun ihtiyacı olan cephane, malzemenin taşınması için yine halktan yardım istendi. Erkekleri cephede olan kadınlar, yüzlerce kağnı ile geldiler. Hatta bazı kağnılara öküz bulunamadığı için inek koşulmuştu.
Türk taarruz planının esası, düşmana, geride yeni bir cephe kurmasına olanak vermeyecek bir biçimde bir tek darbede yenmek ve düşman silahlı kuvvetlerini imha etmek idi. Binbir güçlük ile sağlanmış bulunan cephanenin uzun bir savaşa yetmesi mümkün değildi.
Türk topçusunun 26 Ağustos sabahı saat 04:30′da ateş açması ile taarruz başladı. Başkomutan, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı Kocatepe’den taarruzu izliyorlardı. 26 Ağustos günü düşmana ait önemli birkaç tepe ele geçirildi. 27 Ağustos’tan itibaren düşman geri çekilmeye başladı. Turk kuvvetleri üstünlüğü ele geçirdiler. Yunan ordusu çekilirken etrafı ateşe vermeye başladı. Bu iki gün içinde Yunanlıların 4-5 tumeni yenildi. Yunanlılar’ın Eskişehir cephesinde bulunan kuvvetli birliklerinin, savunma cephesi kurmalarına fırsat vermemek için süvari birlikleri, gerilere sarktılar ve Dumlupınar yolunu tıkadılar. Çember içine alınan Yunan Ordusu’nun 5 tümeni, bizzat Başkomutan taarafından yönetilen bir savaş sonunda, çok ağır şekilde yenilerek teslim oldu. Kurtulan Yunan kuvvetleri panik halinde İzmir’e doğru kaçmaya başladılar. 30 Ağustos’da Dumlupınar’da düşman kuvvetlerinin imhası ile sonuçlanan bu meydan savaşına ismet Paşa 31 Ağustos’ta, “Başkumandan Meydan Savaşı” adını verdi. M. Kemal bu savaşa “Rum Sındığı” adını vermişti.
Meydan savaşından sonra, çevreyi gezen M. Kemal Paşa, düşmanın ağır yenilgisini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve savaş malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmış ve yanındakilere, “Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorumluluk bzie ait değildir.” demiştir.
31 Ağustos’ta düşmanın ana kuvvetleri imha veya esir edilmişti. Eskişehir yöresindeki kuvvetleri de çekilmeye hazırlanıyordu. Fakat Kocaeli ve Trakya’dan getirecekleri kuvvetleriyle Eskişehir’den çekilen kuvvetlerini birleştirme olasılığı olan Yunan Ordusu İzmir’in doğusunda yeni bir savunma hattı kurabilirdi. Bu duruma fırsat verilmemesi için Başkomutan ordulara Yunan Ordusu’nun İzmir’e kadar aman verilmeden izlenmesini, nerede yakalanırsa orada taarruz edilmesini bildirerek, tarihi, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” emrini verdi. Başkamutanın isteği ile Fevzi Paşa Mareşallığa ve İsmet Paşa Ferikliğe terfi ettiler. Diğer komutanlar da bir üst rütbeye yükseltildiler. Türk Ordusu amansız bir takip harekatına başladı. Yunan Ordusu silahını, cephanesini ve malzemesini terk ederek kaçıyor, kaçarken her yeri yakıp yıkıyor, gerisinde buyük bir enkaz bırakıyordu. Ele geçen malzeme ve esir buyük sayılara ulaşıyordu. Binlerce ölü ve esir veren Yunan Ordusu’nun artık kendisini toplaması olanaksızdı. Askerler bir an önce İzmir’e ulaşıp oradan gemiye binmek ve canını kurtarmak yarışına girmişlerdi. Yunan Ordusu çekilirken büyük katliam yaptığı için, Türk Ordusu’nun intikam alacağı korkusuyla Yunan Ordusu ve yerli Rumlar İzmir’e doğru kaçıyordu.
31 Ağustos’ta başlayan takip harekatı, yanan Türk şehir ve kasabalarının arasından, öldürülen Türk kadın ve çocuklarının Türk askeri üzerinde yarattığı büyük ve yorgunluk tanımayan bir azimle 9 Eylül günü İzmir’e girmesi ile sonuçlandı. Yunan Ordusu Anadolu’da bu kadar büyük zulüm yapmış olmasına rağmen esir alınan Yunan Generalleri, Türk Başkomutanı tarafından ağırlanıp, teselli edildiler.
Afyon tarafında bozulan Yunan kuvvetleri İzmir’e doğru kaçarlarken, Eskişehir yöresindeki kuvvetleri ise, Türk Ordusu’nun Kocaeli yöresinden çeviren kuvvetlerine teslim oldu. Bir kısmı ise Bandırma yönünde çekildi. Batı Anadolu şehirleri bir biri ardına kurtarılmaya başlandı. Yunan Ordusu tarafından yakılmış olan bu şehirler sırayla Türk Ordusu’nu karşıladı. 4 Eylül’de Alaşehir, Buldan, Kula, Söğüt, 5 Eylül’de Bilecik, Bozöyük, Simav, Demirci, Ödemiş, Salihli, 6 Eylül’de Akhisar, Balıkesir, 7 Eylül’de Aydın, 8 Eylül’de Kemalpaşa ve Manisa’ya Türk Ordusu girdi. 9 Eylül’de de İzmir, 10 Eylül’de Bursa kurtarıldı.
Denize ulaşabilen Yunan askeri kendini bulabildiği araçla adalara atmaya çalışıyorlardı. Bandırma ve İzmir yöresi Yunan askerleri ve yerli rum kafilelerinden geçilmiyordu. Türkler geliyor korkusu, adalarda yaşayan Rumları bile korkutmuş, arada deniz bulunduğunu unutturmuştu. İzmir şehri büyük bir insan kalabalığının, kendilerini gemilere atıp, canını kurtarmak isteyen Yunan Askeri ve yerli Rumların oluşturduğu mahşeri bir görünümdeydi. Limanda bulunan İtilaf Devletleri (Özellikle İngiliz) gemilerine binmek isteyen bu kalabalık, gemilere alınmıyor, binmekte ısrar edip, kayıklarla gemilere yanaşanlar denize atılıyor, hatta kalabalığın hücumu karşısında, gemidekiler tarafından ateş açılarak vuruluyorlardı. Yunan Ordusu’nu İzmir’e çıkartan İngilizler, şimdi onları kaderine terk ediyordu. Yerli Rum kayıkçılar kendi soydaşlarından, çok aşırı ücret istiyorlardı.
M.Kemal Paşa 9 Eylül’de Belkahveye geldi, fakat İzmir’de çatışmalar sürdüğü için geceyi KemalPaşa’da (Nif) geçirdi ve 10 Eylül’de İzmir’e girdi. 10 Eylül’de bile yer yer çarpışmalar sürmekteydi 3.000 kişilik bir Yunan kuvveti esir alınmıştı. İzmir’e giren M. Kemal Paşa’nın kalması için Karşıyaka’da bir köşk hazırlandı. Kral Konslantin de bu köşkte kalmıştı. Evin kapısında kendisini karşılayanlar merdivenlere bir Yunan Bayrağı sermişlerdi. Yunan Kralı’nın Türk Bayrağı’nı çiğneyerek eve girdiğini belirtenlere M. Kemal: “Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak, ulusunun şerefidir. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. Kaldırınız…” yanıtını vererek Yunan Bayrağı’nı kaldırttı.
Buyük zafer ülkenin her yanında coşkuyla karşılanırken, dış Müslüman ülkelerden tebrik telgrafları gelmeye başladı. İlk tebrik edenlerin başında Sovyetler Birliği Elçisi Aralov vardı. Aralov “Batı Emperyalizmi”ne karşı savaşan Türkiye’yi kurtlarken, Müslüman ülkeler Haçlılara karşı elde edilen başarıyı kutluyorlardı. Fransa, İngiltere, İtalya, ve A.B.D.’nin İzmir’deki konsolosları ve amiralleri de 10 Eylül’de Ordu Komutanı’nı tebrik ettiler. Fakat endişe içinde oldukları açıkça ortadaydı. Çünkü bu savaşla yalnız Yunanlılar yenilmiş değil, İtilaf Devletleri’nin (Lloyd George, Wilson, Clemenceau, Orlando) kurdukları dünya duzeni de yıkılmış oluyordu. New York Times, Yunan yenilgisini insanlığın ve uygarlığın başına gelen en büyük felaket olarak nitelendirirken, İngiliz basını olayı dehşetle veriyor ve Fransız basını Türkiye’ye yeni bir savaşın açılıp açılmayacağını soruyordu. Gazete başlıklarında “Türk Zaferi”, “Türkler İzmir’de” yazıları yer alırken 250.000 kişilik Türk Ordusu’nun Yunanlıları nasıl ezip geçtiği, Yunanlıların insan ve silah, cephane kayıpları uzerinde duruluyordu. “Le Temps Gazetesi” , on beş günde, bir yıldırım harbiyle iki Yunan Ordusu’nu yok edip, kalıntılarını denize döken Türklerin “Küçük Asya Sorunu”nu çözdüklerini, Kral Konstantin’in maceracı politikasının feci sonucunu gençekçi bir yorumla veriyordu.
Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesınden birkaç gün sonra 13 Eylül günü şehrin bazı yerlerinde yangın çıktı. Özellikle Ermeni evlerinden silah sesleri gelmesi ve arkasından buyük bir yangın çıkması, yangının “Ermeni ve Rum Örgütleri”nce çıkartıldığı ve İngiliz Konsolosu’ndan yardım gördükleri söylentilerinin yayılmasına yol açtı. Evleri yanan Avrupalı tüccarlar yangının Ermeniler tarafından çıkartıldığını ileri sürüyorlardı. Amerikalı, İngiliz, Fransız ve İtalyan Konsolosları 6 Eylül’de Yunan Harbiye Bakanı’ndan İzmir’in yakılmaması için garanti istemişlerse de, bu garanti verilmemişdi· Bütün Batı Anadolu’yu yakan Yunanlıların İzmir’i Türklerin yaktığını ileri sürmeleri çok ilginçtir. Şehrin yanmasından en çok zarar gören Türkler idi. Kurtardıkları “Güzel İzmir” yanıyordu. En çok üzülen M. Kemal Paşa oldu. Yangın üç gün sürdü ve şehrin üyük bir kısmı kül oldu. Şimdi Türkiye’nin eline harabe halinde bir şehir terk edilmişti. Tıpkı Batı Anadolu’nun diğer şehir, kasaba ve köyleri gibi.
Zafer’in Sonucu
Yunan Ordusu’nun on beş gün içinde imhası ile sonuçlanan “Büyük Zafer”, Başkomutan’ın büyük riski göze alarak, güçlü bir sıklet merkezi yapmak, taarruzda baskını sağlamak, denk kuvvetle, ateş üstünlüğüne sahip düşmana karşı, savaşta kesin sonuç yerini seçme, doğru karar verme, iç ve dış politikayı iyi yönetmek, ulusu ve orduyu kaynaştırıp savaşa hazırlamaktaki üstün başarısıyla kazanıldı. Türk Ordusu 4-5 ayda parçalanamaz denen Yunan Cephesi’ni bir kaç günde parçaladı. 15 günde 500-600 km. yol aldı. 150.000 kişilik bir düşman ordusunu imha etti. Bu büyük başarı içte ulusal bütünlüğü ve güveni sağladı. Öldü zannedilen Türk Ulusu’nun azmi, bu düşünceyi yıktı. Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Atlaşması’nın imzalanmasını hazırlaması bakımından, büyük güç kaynağı oldu. Tam bağımsız Türk Devleti olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve Türk Devrimi’nin güç kayanağı yine bu zafer oldu. Sevr ile “Doğu Sorunu”nu diledikleri gibi çözebileceklerini zanneden İtilaf devletleri, Türkiye’nin gücünü ve Lozan’da Doğu Sorunu’nun kapandığını kabul ettiler. Atatürk’ün dediği gibi, zaferler amaçları ve sonuçları bakımından önem taşırlar. Tarihte büyük meydan savaşları çok olmuştur. Fakat bunların çoğu aynı ölçüde büyük sonuçlar getirmemiştir. Başkomutan Meydan savaşı yalnızca, düşman ordularını denize dökmek ve ülkeyi kurtarmakla kalmamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlamıştır.
Sakarya Savaşı’ndan sonra Yunanlılar Eskişehir-Afyon çizgisinde kuvvetli bir savunma hattı oluşturdular. Bu cepheleri gören bir İngiliz Kurmay Subayı “Türkler bu mevzileri dört beş ayda işgal ederlerse bir günde susturduklarını iddia edebilirler.” demişti. Bu cepheyi böylesine güçlendiren Yunanlılar diğer yandan, İtalyanların boşalttığı Söke ve Kuşadası’nı (21 ve 30 Nisan 1922) işgal ettiler. Bu davranışlarıyla Anadolu’da kalmaya kararlı olduklarını gösteriyorlardı. Ege yöresinin Rumlarını da silah altına alarak birlikler oluşturuyorlardı. Türkiye’ye gözdağı vermek, Yunan halkının moralini yükseltmek ve Türk savaş gemilerince esir alınan “Enosis” isimli gemilerinin intikamını almak için 7 Haziran 1922′de Samsun’u bombardıman ettiler. 5 Haziran’da Yunan Ordusu’nun başına Lloyd George’un “Bir çeSit deli” dediği Hacı Anesti’nin getirilmesi ile, Yunanlılar Trakya ve Anadolu’da sivil halka karşı baskı ve katliama giriştiler. Haziran sonunda başlatılan faaliyetler sonucu, 30 Temmuz’da İonya (İzmir ve kuzey bölgesi) Muhtariyetini ilan ettiler. Bu hareketleri Ankara ve İstanbul tarafından protesto edildi. 29 Temmuz’da da İngiltere’ye bir nota vererek, Türkleri barışa zorlamak için İstantanbul’u işgal etmek zorunda olduklarını bildirdiler ve hemen arkasından iki tümenlik bir kuvveti Anadolu’dan İstanbul’a taşımak için hazırlıklara başladılar. Bunun üzerine İstanbul’daki Türk Gizli Teşkilatı önemli yerlere top yerleştirirken, şehrin savunması için binlerce kişi hazırlandı. Diğer yandan Fransa enerjik bir tutum izledi. General Pelle’ye verilen emirle Yunanlılara engel olması, gerekirse kuvvet kullanması bildirildi. İngiliz General Harrington da Lloyrd George’un politikasına aykırı olarak Fransızlara yardım ederek Çatalca hattına asker gönderdi. İtalya da aynı enerjik tutuma girince Yunanlılar bu girişimlerden vazgeçtiler.
Yunanistan bu politikayı ve hazırlıklarını sürdürürken, ordusunun ve Yunan halkının morali çok kötü idi. Sakarya’daki ağır yenilgi ve kayıpların açıklanması, çok kötü etki yaptı. Yunan askeri Anadolu’da boşu boşuna savaştığını düşünmeye başladı. Ordu Kralcı ve Venizelosçu çatışması içinde eğitim ve disiplinini yitirmişti. Siyasi ve askeri çöküntü yanısıra ekonomik bunalım da üst düzeye çıkmış ve dış yardım kapıları kapanmıştı. Yabancı devlet adamları ve askeri gözlemcilerin, Yunanlıların Anadolu’yu terk etmeleri yolunda uyarılarına da aldırmıyorlardı. Büyük Yunanistan’ı gerçekleştirmek için ellerine geçirdikleri tarihi fırsatı kaçırmak istemiyorlardı. Ordularının yeterli kuvvette olduklan kanısındaydıiar.
Türk Tarafı
Sakarya Savaşı’ndan sonra, Yunan Ordusu’nun hazırlık yapmasına fırsat bırakmadan, taarruz yapılması istenmiş, fakat ordunun buna hazır olmaması yüzünden vazgeçilmişti. Daha sonra yağışların başlaması dolayısıyla taarruz ertelendi, fakat her an taarruz yapılacakmış gibi hazırlık yapıldı. 1921 Eylül ayında seferberlik ilan edilmiş olduğundan ordunun er ihtiyacı büyük ölçüde giderildi. Sakarya Savaşı’nda, yiyecek, giyecek, cephane yokluğu yüzünden artan firar olayları kalmadı. Ordunun ihtiyacı olan malzeme, silah, cephane çeşitli yollardan sağlanırken eğitim ve disiplin mükemmel düzeye getirildi. Ordu içinde emir-komuta zinciri sağlandı. Cephe gerisinde de güvenlik önlemleri alındı. Ordunun komuta heyeti, uzun savaş yıllarında yetişmiş, tecrübeli komutanlardan oluşuyordu. Yeni getirilen erlerle ordunun sayısı 200.000′e ulaştı. Yiyecek, giyecek, cephane yeterli düzeye getirildi. Birkaç meydan savaşı yapılması olasılığı düşünülerek, ona göre hazırlık yapıldı. Türk Ordusu vatan topraklarını kurtarmak için Başkomutan’ın taarruz emrini bekliyordu.
Tarafların Kuvvetleri
Taraflar Subay Er Tüfek Hafif Mk.Tüfek Ağır Mk.Tüfek Top323 Kılıç
Türk Ordusu 8.659 199.283 100.352 2.025 839 323 5.282
Yunan Ordusu 6.565 218.432 90.000 3.139 1.280 418 1.280
Türk Ordusu butün güçlüklere rağmen, malzeme ve silah bakımından Yunan Ordusu’na yakın duruma gelebildi. Başkomutan daha Ocak 1922′den itibaren taarruz planlarını hazırlamıştı, Sık sık cepheye giderek hazırlıkları yakından izledi.
Taarruz Kararı
M. Kemal Paşa 27 Temmuz 1922′de Alaşehir’e geldi. Taarruz planı üzerinde Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı ile son değişiklikleri yaptı ve planın aldığı son biçime göre 15 Ağustos’a kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına ve 30 Temmuz tarihli görüşmede, 26 Ağustos tarihinde taarruz yapılmasına karar verildi.
Fakat M. Kemal Paşa, Türkiye sorununun barışçı yollardan çözülmesi için İtilaf Devletleri’ne son bir kez daha başvuruda bulunmayı uygun gördü. T.B.M.M. Hükümeti’ni temsilen İçişleri Bakanı Fethi(Okyar) Bey, tam yetkili olarak Temmuz ayında Avrupa’ya gönderildi. 23 Temmuz’da Poincare ile görüşen Fethi Bey, gazetecilere “Zaferi kazanabiliriz. Fakat kan dökmekten çekiniyoruz.” dedi. İngiltere ise Fethi Bey’le bakan düzeyinde görüşmeyi red etti. Fethi Bey’in bütün barışçı girişimleri Türkiye’yi güçsüz zanneden ve bu girişimi de bu guçsüzlüğün sonucu olarak yorumlayan İngiltere tarafından geri çevrilince, Fethi Bey Hükümete 14 Ağustos’tan sonra yolladığı raporda “Ulusal amaçlarımızın sağlanması, ancak askeri faaliyetlerle kabil olabilecektir.” diyerek barış girişimlerinin sonuçsuz kaıdığını bildirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın, taarruz hazırlıklarını izlemek için 17/18 Ağustos gecesi Ankara’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Ankara’dan ayrıldığını bilen yalnız bir kaç kişi vardı. Hatta 21 Ağustos ta Çankaya’da bir balo tertiplendiği de ilan edildi. Halbuki M. Kemal Paşa 20 Ağustos’ta Akşehir’de idi. Konya’da postahaneye el koydurtan M. Kemal, Paşa, Konya’da bulunduğunun duyurulmasını engelledi. 20 Ağustos’ta Başkomutan, Batı Cephesi Komutanı’na 26 Ağustos’ta taarraza geçilmesi emrini verdi. Aynı gece yapılan komutanlar toplantısında durumu butün komutanlara harita üzerinde açıklayan Başkomutan, taarruz emrini yineledi.
Türk Ordusu düşmana yakın kuvvete sahipti. Oysa taarruz yapılabilmesi için düşmandan iki-üç kat üstün olmak gerekiyordu. Bu sebeple taarruz yeri olarak seçilen Afyon’a, Eskişehir’den bazı kuvvetler gece yüruyüşü ile getirildi. Bu şekilde Afyon yöresindeki düşman kuvvetlerine karşı üstünlük sağlanırken, Eskişehir cephesindeki kuvvetler zayıflamıştı. Bu sebeple bazı ordu komutanları, taarruzu sakıncalı buldularsa da Başkomutan’ın emrini yerine getirdiler. Eskişehir yöresi, I. ve II. İnönü, Eskişehir-Kutahya ve Sakarya Savaşları yüzünden savaş alanı olmuş, kaynakları tükenmiş, halkı büyük sıkıntılar içinde idi. Oysa Afyon yöresi savaş alanı olmamıştı. Cephenin arkasında Konya Ovası’nın ürünü vardı. Düşman Afyon yönünden bir taarruz beklemiyordu. Başkomutan taarruz kararını Bakanlar Kurulu’na da bildirdi. Türk ordusu 25-26 Ağustos gecesi bütün hazırlıklarını yapıp, düşman cephesine iyice yaklaştı. Taarruz süresince, ordunun ihtiyacı olan cephane, malzemenin taşınması için yine halktan yardım istendi. Erkekleri cephede olan kadınlar, yüzlerce kağnı ile geldiler. Hatta bazı kağnılara öküz bulunamadığı için inek koşulmuştu.
Türk taarruz planının esası, düşmana, geride yeni bir cephe kurmasına olanak vermeyecek bir biçimde bir tek darbede yenmek ve düşman silahlı kuvvetlerini imha etmek idi. Binbir güçlük ile sağlanmış bulunan cephanenin uzun bir savaşa yetmesi mümkün değildi.
Türk topçusunun 26 Ağustos sabahı saat 04:30′da ateş açması ile taarruz başladı. Başkomutan, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı Kocatepe’den taarruzu izliyorlardı. 26 Ağustos günü düşmana ait önemli birkaç tepe ele geçirildi. 27 Ağustos’tan itibaren düşman geri çekilmeye başladı. Turk kuvvetleri üstünlüğü ele geçirdiler. Yunan ordusu çekilirken etrafı ateşe vermeye başladı. Bu iki gün içinde Yunanlıların 4-5 tumeni yenildi. Yunanlılar’ın Eskişehir cephesinde bulunan kuvvetli birliklerinin, savunma cephesi kurmalarına fırsat vermemek için süvari birlikleri, gerilere sarktılar ve Dumlupınar yolunu tıkadılar. Çember içine alınan Yunan Ordusu’nun 5 tümeni, bizzat Başkomutan taarafından yönetilen bir savaş sonunda, çok ağır şekilde yenilerek teslim oldu. Kurtulan Yunan kuvvetleri panik halinde İzmir’e doğru kaçmaya başladılar. 30 Ağustos’da Dumlupınar’da düşman kuvvetlerinin imhası ile sonuçlanan bu meydan savaşına ismet Paşa 31 Ağustos’ta, “Başkumandan Meydan Savaşı” adını verdi. M. Kemal bu savaşa “Rum Sındığı” adını vermişti.
Meydan savaşından sonra, çevreyi gezen M. Kemal Paşa, düşmanın ağır yenilgisini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve savaş malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmış ve yanındakilere, “Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorumluluk bzie ait değildir.” demiştir.
31 Ağustos’ta düşmanın ana kuvvetleri imha veya esir edilmişti. Eskişehir yöresindeki kuvvetleri de çekilmeye hazırlanıyordu. Fakat Kocaeli ve Trakya’dan getirecekleri kuvvetleriyle Eskişehir’den çekilen kuvvetlerini birleştirme olasılığı olan Yunan Ordusu İzmir’in doğusunda yeni bir savunma hattı kurabilirdi. Bu duruma fırsat verilmemesi için Başkomutan ordulara Yunan Ordusu’nun İzmir’e kadar aman verilmeden izlenmesini, nerede yakalanırsa orada taarruz edilmesini bildirerek, tarihi, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” emrini verdi. Başkamutanın isteği ile Fevzi Paşa Mareşallığa ve İsmet Paşa Ferikliğe terfi ettiler. Diğer komutanlar da bir üst rütbeye yükseltildiler. Türk Ordusu amansız bir takip harekatına başladı. Yunan Ordusu silahını, cephanesini ve malzemesini terk ederek kaçıyor, kaçarken her yeri yakıp yıkıyor, gerisinde buyük bir enkaz bırakıyordu. Ele geçen malzeme ve esir buyük sayılara ulaşıyordu. Binlerce ölü ve esir veren Yunan Ordusu’nun artık kendisini toplaması olanaksızdı. Askerler bir an önce İzmir’e ulaşıp oradan gemiye binmek ve canını kurtarmak yarışına girmişlerdi. Yunan Ordusu çekilirken büyük katliam yaptığı için, Türk Ordusu’nun intikam alacağı korkusuyla Yunan Ordusu ve yerli Rumlar İzmir’e doğru kaçıyordu.
31 Ağustos’ta başlayan takip harekatı, yanan Türk şehir ve kasabalarının arasından, öldürülen Türk kadın ve çocuklarının Türk askeri üzerinde yarattığı büyük ve yorgunluk tanımayan bir azimle 9 Eylül günü İzmir’e girmesi ile sonuçlandı. Yunan Ordusu Anadolu’da bu kadar büyük zulüm yapmış olmasına rağmen esir alınan Yunan Generalleri, Türk Başkomutanı tarafından ağırlanıp, teselli edildiler.
Afyon tarafında bozulan Yunan kuvvetleri İzmir’e doğru kaçarlarken, Eskişehir yöresindeki kuvvetleri ise, Türk Ordusu’nun Kocaeli yöresinden çeviren kuvvetlerine teslim oldu. Bir kısmı ise Bandırma yönünde çekildi. Batı Anadolu şehirleri bir biri ardına kurtarılmaya başlandı. Yunan Ordusu tarafından yakılmış olan bu şehirler sırayla Türk Ordusu’nu karşıladı. 4 Eylül’de Alaşehir, Buldan, Kula, Söğüt, 5 Eylül’de Bilecik, Bozöyük, Simav, Demirci, Ödemiş, Salihli, 6 Eylül’de Akhisar, Balıkesir, 7 Eylül’de Aydın, 8 Eylül’de Kemalpaşa ve Manisa’ya Türk Ordusu girdi. 9 Eylül’de de İzmir, 10 Eylül’de Bursa kurtarıldı.
Denize ulaşabilen Yunan askeri kendini bulabildiği araçla adalara atmaya çalışıyorlardı. Bandırma ve İzmir yöresi Yunan askerleri ve yerli rum kafilelerinden geçilmiyordu. Türkler geliyor korkusu, adalarda yaşayan Rumları bile korkutmuş, arada deniz bulunduğunu unutturmuştu. İzmir şehri büyük bir insan kalabalığının, kendilerini gemilere atıp, canını kurtarmak isteyen Yunan Askeri ve yerli Rumların oluşturduğu mahşeri bir görünümdeydi. Limanda bulunan İtilaf Devletleri (Özellikle İngiliz) gemilerine binmek isteyen bu kalabalık, gemilere alınmıyor, binmekte ısrar edip, kayıklarla gemilere yanaşanlar denize atılıyor, hatta kalabalığın hücumu karşısında, gemidekiler tarafından ateş açılarak vuruluyorlardı. Yunan Ordusu’nu İzmir’e çıkartan İngilizler, şimdi onları kaderine terk ediyordu. Yerli Rum kayıkçılar kendi soydaşlarından, çok aşırı ücret istiyorlardı.
M.Kemal Paşa 9 Eylül’de Belkahveye geldi, fakat İzmir’de çatışmalar sürdüğü için geceyi KemalPaşa’da (Nif) geçirdi ve 10 Eylül’de İzmir’e girdi. 10 Eylül’de bile yer yer çarpışmalar sürmekteydi 3.000 kişilik bir Yunan kuvveti esir alınmıştı. İzmir’e giren M. Kemal Paşa’nın kalması için Karşıyaka’da bir köşk hazırlandı. Kral Konslantin de bu köşkte kalmıştı. Evin kapısında kendisini karşılayanlar merdivenlere bir Yunan Bayrağı sermişlerdi. Yunan Kralı’nın Türk Bayrağı’nı çiğneyerek eve girdiğini belirtenlere M. Kemal: “Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak, ulusunun şerefidir. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. Kaldırınız…” yanıtını vererek Yunan Bayrağı’nı kaldırttı.
Buyük zafer ülkenin her yanında coşkuyla karşılanırken, dış Müslüman ülkelerden tebrik telgrafları gelmeye başladı. İlk tebrik edenlerin başında Sovyetler Birliği Elçisi Aralov vardı. Aralov “Batı Emperyalizmi”ne karşı savaşan Türkiye’yi kurtlarken, Müslüman ülkeler Haçlılara karşı elde edilen başarıyı kutluyorlardı. Fransa, İngiltere, İtalya, ve A.B.D.’nin İzmir’deki konsolosları ve amiralleri de 10 Eylül’de Ordu Komutanı’nı tebrik ettiler. Fakat endişe içinde oldukları açıkça ortadaydı. Çünkü bu savaşla yalnız Yunanlılar yenilmiş değil, İtilaf Devletleri’nin (Lloyd George, Wilson, Clemenceau, Orlando) kurdukları dünya duzeni de yıkılmış oluyordu. New York Times, Yunan yenilgisini insanlığın ve uygarlığın başına gelen en büyük felaket olarak nitelendirirken, İngiliz basını olayı dehşetle veriyor ve Fransız basını Türkiye’ye yeni bir savaşın açılıp açılmayacağını soruyordu. Gazete başlıklarında “Türk Zaferi”, “Türkler İzmir’de” yazıları yer alırken 250.000 kişilik Türk Ordusu’nun Yunanlıları nasıl ezip geçtiği, Yunanlıların insan ve silah, cephane kayıpları uzerinde duruluyordu. “Le Temps Gazetesi” , on beş günde, bir yıldırım harbiyle iki Yunan Ordusu’nu yok edip, kalıntılarını denize döken Türklerin “Küçük Asya Sorunu”nu çözdüklerini, Kral Konstantin’in maceracı politikasının feci sonucunu gençekçi bir yorumla veriyordu.
Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesınden birkaç gün sonra 13 Eylül günü şehrin bazı yerlerinde yangın çıktı. Özellikle Ermeni evlerinden silah sesleri gelmesi ve arkasından buyük bir yangın çıkması, yangının “Ermeni ve Rum Örgütleri”nce çıkartıldığı ve İngiliz Konsolosu’ndan yardım gördükleri söylentilerinin yayılmasına yol açtı. Evleri yanan Avrupalı tüccarlar yangının Ermeniler tarafından çıkartıldığını ileri sürüyorlardı. Amerikalı, İngiliz, Fransız ve İtalyan Konsolosları 6 Eylül’de Yunan Harbiye Bakanı’ndan İzmir’in yakılmaması için garanti istemişlerse de, bu garanti verilmemişdi· Bütün Batı Anadolu’yu yakan Yunanlıların İzmir’i Türklerin yaktığını ileri sürmeleri çok ilginçtir. Şehrin yanmasından en çok zarar gören Türkler idi. Kurtardıkları “Güzel İzmir” yanıyordu. En çok üzülen M. Kemal Paşa oldu. Yangın üç gün sürdü ve şehrin üyük bir kısmı kül oldu. Şimdi Türkiye’nin eline harabe halinde bir şehir terk edilmişti. Tıpkı Batı Anadolu’nun diğer şehir, kasaba ve köyleri gibi.
Zafer’in Sonucu
Yunan Ordusu’nun on beş gün içinde imhası ile sonuçlanan “Büyük Zafer”, Başkomutan’ın büyük riski göze alarak, güçlü bir sıklet merkezi yapmak, taarruzda baskını sağlamak, denk kuvvetle, ateş üstünlüğüne sahip düşmana karşı, savaşta kesin sonuç yerini seçme, doğru karar verme, iç ve dış politikayı iyi yönetmek, ulusu ve orduyu kaynaştırıp savaşa hazırlamaktaki üstün başarısıyla kazanıldı. Türk Ordusu 4-5 ayda parçalanamaz denen Yunan Cephesi’ni bir kaç günde parçaladı. 15 günde 500-600 km. yol aldı. 150.000 kişilik bir düşman ordusunu imha etti. Bu büyük başarı içte ulusal bütünlüğü ve güveni sağladı. Öldü zannedilen Türk Ulusu’nun azmi, bu düşünceyi yıktı. Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Atlaşması’nın imzalanmasını hazırlaması bakımından, büyük güç kaynağı oldu. Tam bağımsız Türk Devleti olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve Türk Devrimi’nin güç kayanağı yine bu zafer oldu. Sevr ile “Doğu Sorunu”nu diledikleri gibi çözebileceklerini zanneden İtilaf devletleri, Türkiye’nin gücünü ve Lozan’da Doğu Sorunu’nun kapandığını kabul ettiler. Atatürk’ün dediği gibi, zaferler amaçları ve sonuçları bakımından önem taşırlar. Tarihte büyük meydan savaşları çok olmuştur. Fakat bunların çoğu aynı ölçüde büyük sonuçlar getirmemiştir. Başkomutan Meydan savaşı yalnızca, düşman ordularını denize dökmek ve ülkeyi kurtarmakla kalmamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlamıştır.
Malazgirt Savaşı-Sonuçları
Malazgirt Savaşı 26 Ağustos 1071 tarihinde Alp Arslan tarafından yönetilen Selçuklular ile Bizans İmparatorluğu arasında gerçekleşmiş, Bizans İmparatorluğu’nun yenilgisi ve İmparator 4. Romen Diyojen’in esir düşmesiyle sona ermiştir.
1060′lar süresince Selçuklu Sultanı Alp Arslan Türk müttefiklerinin Ermenistan ve Anadolu’ya doğru göç etmesine izin verdi ve Türkler buralarda şehirlere ve tarım alanlarına yerleştiler. 1068 yılında Romen Diyojen Türklere karşı bir sefer düzenledi, fakat Koçhisar şehrini geri almasına rağmen yavaş ilerleyen askerleri hızlı Türk atlılarına yetişemedi. 1070 yılında Romen Diyojen, günümüzde Muş’un bir ilçesi olan Malazgirt’te Türklerce ele geçirilmiş olan bir Bizans kalesine doğru ikinci bir sefer düzenledi ve Alp Arslan’a bir anlaşma önerdi. Antlaşmaya göre Alp Arslan Urfa kuşatmasını sona erdirirse Romen Diyojen Koçhisar’ı geri verecekti. Romen Diyojen Alp Arslan’ı, bu antlaşmayı kabul etmediği durumda savaşmakla tehdit etti ve Alp Arslan’ın antlaşmayı kabul etmeyeceğini düşünerek ordusunu hazır hale getirdi, ki Alp Arslan da bu antlaşmayı reddetti.
İlginç bir seçim olarak Romen Diyojen yanında eşlik etmesi için eski düşmanı olan Andronikos Dukas’ı getirmişti. Romen Diyojen en iyi generali olan Niceforos Botaniates’i, sadakatinden şüphe ettiği için (ki aslında Dukas’tan kesinlikle daha sadıktı) geride bırakmıştı. Bizans ordusu 5000 batıdan gelen ve yaklaşık bir o kadar da doğudan gelen Bizans askerinden; Roussel de Bailleul’e bağlı 500 Fransız paralı askerinden; biraz Türk, Bulgar ve Peçenek paralı askerlerinden, Antakya düküne bağlı askerlerden; yedek kuvvet olarak Ermeni askerlerinden; ve belli sayıda da imparatorluk muhafızlarından oluşuyordu. Türk kaynakları Bizans ordusunun boyutunu 1.000.000′a yakın gösterir. Diğer kaynaklarsa bu rakamı yaklaşık 700.000 olarak tahmin eder.
Anadolu üzerindeki yolculuk uzun ve zorlu geçmişti, ve Romen Diyojen’in ordusu İmparator’un lüks bir araba ile yolculuk etmesinden rahatsız olmuştu. Ayrıca Bizans halkı Diyojen’in Alman paralı askerlerinin gerçekleştirdikleri yağmalamalardan dolayı zarar görmüştü. Bundan dolayı da Romen Diyojen Almanlar’ın birliğinin dağıtılmasını emretmek zorunda kalmıştı. Ordu ilk olarak Sivas’ta dinlendi ve Haziran 1071′de Erzurum’a vardı. Orada, Diyojen’in generallerinden bazıları Selçuklu bölgesine ilerlemeyi sürdürmeyi ve Alp Arslan’ı hazırlıksız yakalamayı teklif etti. Nikeforos Bryennius da dahil diğer generallerin bazıları da bulundukları yerde bekleyip pozisyonlarını güçlendirmeyi önerdi. Sonuç olarak ilerlemeye devam etme kararı verildi.
Diyojen, Alp Arslan’ın çok uzakta olduğunu veya hiç gelmeyeceğini düşünerek, ve Malazgirt’i ve hatta Malazgirt yakınındaki Ahlat kalesini hızlıca geri ele geçirebileceğini ümit ederek Van Gölü’ne doğru ilerledi. Ancak, Alp Arslan aslında Halep, Musul ve diğer bölgelerden gelen 30.000 atlı ile Ermenistan’daydı. Alp Arslan’ın casusları Diyojen’in nerede bulunduğunu tamı tamına biliyordu ama Diyojen bundan haberdar değildi. O Alp Arslan’ın hareketlerini hiç bilmiyordu.
Diyojen, generali John Tarchaneiotes’e bazı Bizans askerlerini ve İmparatorluk muhafızlarını alıp Peçenekler’e ve Fransızlar’a Ahlat kalesine doğru eşlik etmesini emretti. Kendisi de ordunun geri kalanıyla Malazgirt’e doğru ilerledi. Bu karar muhtemelen güçleri iki tarafta da 20.000 asker olacak şekilde ikiye böldü. Tarchaneiotes’e ve ordunun yarısına ne olduğu tam olarak bilinmese de, görünüşe göre Tarchaneiotes Selçuklular’la karşılaştı ve kaçtı. Daha sonra Malatya’da ortaya çıktı ve Malazgirt savaşında yer almadı.
—– Savaş —–
Diyojen, Tarchaneiotes’in kaybından haberdar değildi ve Malazgirt’e ilerlemeye devam etti, ve 23 Ağustos’ta orayı kolayca ele geçirdi. Ertesi gün Bryennius altındaki keşif birlikleri Selçuklu ordusunu tespit etti ve Malazgirt’e geri çekilmek zorunda kaldılar. Diyojen saldıranların Alp Arslan’ın tüm ordusu olduğuna inanmayarak Ermeni generali Basilaces’i birkaç atlı birliğiyle dışarı gönderdi; bunun üzerine gönderilen atlı birlikleri yok edildi ve Basilaces esir alındı. Ardından Diyojen ordusunu formasyona soktu ve sol kanadı Bryennius altına aktardı, ki o da hızlıca gelen Türkler tarafından neredeyse kuşatılıyordu ve bir kez daha geri çekilmek zorunda kaldı. Geceleyin ise Türkler yakınlardaki tepelerde saklandı ve Diyojen’in karşı saldırı yapma ihtimalini neredeyse yok ettiler.
25 Ağustos’ta, Diyojen’in bazı Türk paralı askerleri Selçuklular’la karşılaştılar ve Bizans ordusundan ayrıldılar. Aynı gün, Diyojen de bir Selçuklu elçisini reddetti ve Tarchaneiotes’i geri çağırmaya çalıştı, ancak tabii ki çevrede ondan herhangi bir ize rastlayamadı. O gün boyunca hiçbir çatışma yaşanmadı, fakat 26 Ağustos’ta Bizans ordusu düzgün bir savaş formasyonuna geçti ve sol kanatta Bryennius’un, sağ kanatta Theodore Alyates’in ve merkezde imparatorun birlikleri olmak üzere Türk mevzilerine doğru ilerlemeye başladı. Andronicus Ducas da yedek birlikleri artçı olarak yerleştirdi. Selçuklular ise yaklaşık dört kilometre ötede hilal formasyonunda duruyordu ve Alp Arslan güvenli bir mesafeden olayları izliyordu. Bizanslılar yaklaştıkça Selçuklu okçuları saldırmaya başladı, ve hilalin merkezi devamlı geriye doğru giderken kanatlar da Bizans ordusunu çevreleyecek şekilde ilerledi.
Bizanslılar okçu saldırılarına aldırmadan ilerledi ve Alp Arslan’ın kampını akşama doğru ele geçirdi. Ancak, okçu saldırısına en çok mağruz kalmış olan sağ ve sol kanatlar, Selçuklular’ı yakın dövüşe zorlamaya çalışırken neredeyse dağılıyordu. Buna karşın Selçuklu atlıları ise sadece geri çekiliyorlardı. Selçuklular’ın yakın dövüşten kaçındığını gören Diyojen, gece çökerken geri çekilme emri vermeye mecbur kaldı. Ancak, sağ kanatın generali Theodore emri yanlış anladı; ve Diyojen’in eski düşmanı Ducas, imparatorun geri çekilişini korumaktansa, kasıtlı bir şekilde imparatoru dinlemedi ve Malazgirt dışındaki kamplarına kadar geri çekildi. Selçuklular da Bizanslılar’ın bu karışıklığını fırsat bilerek saldırıya geçti. Bizanslılar’ın sağ kanadı bozguna uğradı ve kısa bir süre ardından sol kanat da bozguna uğradı. Bizanslılar’ın geri çekilmesinin ardından Selçuklular Diyojen’i bulup esir aldıklarında Diyojen yaralanmıştı. Alp Arslan, birkaç gün sonra Romen Diyojen’i kasıtlı olarak serbest bıraktı. İmparator başkentine döndüğünde bir isyanla karşılaştı ve isyanın sonucunda gözlerine mil çekildi.
—– Sonuç —–
Yenilgiye rağmen, Bizanslılar’ın kayıpları göreceli olarak düşüktü. Ducas hiç kayıp vermeden kaçmıştı ve Diyojen’e karşı bir darbe girişiminde bulunmak için İstanbul’a hızla geri dönmüştü. Bryennius da kanadının bozguna uğramasına rağmen az adam kaybetmişti. Gece karanlığına kadar savaş olmadığı için, Alp Arslan kaçan Bizans ordusunun arkasından gitmedi, ki Bizans ordusunun çoğunu bu karar kurtardı. Öyle ki, Türkler Malazgirt’i bu noktada ele geçirmedi bile. Bizans ordusu yeniden gruplaştı ve Diyojen bir hafta sonrasında serbest bırakıldığında imparatorla Tosya’da birleştiler. Görünüşe bakılırsa en önemli kayıp imparatorun lüks arabası olmuştu.
Yıllar ve asırlar sonra, Malazgirt’in Bizans İmparatorluğu için bir felaket olduğu düşünülmeye başlandı ve sonraki kaynaklar savaştaki asker sayılarını ve kayıpları abartılı bir şekilde göstermeye başladılar. Bizans tarihçileri sık sık geriye bakıp o günkü ‘felaket’ için yas tutar, imparatorluğun çöküşünün başlangıcı olarak Malazgirt Savaşı’nı gösterirlerdi. Halbuki, savaş, askeri açıdan, hemen gerçekleşen bir felaket değildi; çoğu birlik sağ kalmıştı ve birkaç ay içinde Balkanlar’da veya Anadolu’da savaşlara gönderilmişlerdi. Öte yandan, Bizanslılar’ın yenilgisi Selçuklular’a Bizanslılar’ın yenilemez ve ele geçirilemez olmadıklarını göstermişti. Andronicus Dukas’ın darbesi de imparatorluğu politik dengesizliğe sürüklemişti ve savaş sonrasında başlayan Türk göçlerine karşı direnişi organize etmek zorlaşmıştı.
Birkaç yıl içinde neredeyse tüm Anadolu, Selçuklular tarafından ele geçirildi. 1075′de Selçuklu hanedanından Kutalmışoğlu Süleyman Şah İznik’i alarak başkent yapmış, 1081′de Çaka Bey’in müstakil kuvvetleri İzmir’i alarak ve hemen bir donanma inşa ederek, Ege Denizi’nde ve Çanakkale Boğazı’nda Bizans İmparatorluğu’nu tehdit etmeye başlamışlardı. Bu ilk Türk ilerleyişi 1095′teki Haçlı Seferi’ne kadar sürdü. Haçlı orduları karşısında Türkler Orta Anadolu’ya çekilerek Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdular ve Batı Anadolu Anadolu Beylikleri dönemine kadar sürecek şekilde yeniden Bizans denetimine geçti.
Tarihçiler Bizanslılar’ın çöküşünün bu savaş sonrasında başladığı konusunda hemfikirdirler. Türkler için ise Malazgirt Savaşı ‘Türkler’e Anadolu kapılarını açan savaş’ olarak tarihe geçmiştir. Ayrıca Malazgirt Savaşı Haçlı Seferleri’nin temel nedenlerinden biri olarak görülür. Batı, Bizanslılar’ın doğudaki hristiyanlığı artık koruyamadığını bu savaş sonrasında anlamıştır.
Bu savaş Türkler’in Anadolu’da yaşayış sürecini başlatmıştır.
1060′lar süresince Selçuklu Sultanı Alp Arslan Türk müttefiklerinin Ermenistan ve Anadolu’ya doğru göç etmesine izin verdi ve Türkler buralarda şehirlere ve tarım alanlarına yerleştiler. 1068 yılında Romen Diyojen Türklere karşı bir sefer düzenledi, fakat Koçhisar şehrini geri almasına rağmen yavaş ilerleyen askerleri hızlı Türk atlılarına yetişemedi. 1070 yılında Romen Diyojen, günümüzde Muş’un bir ilçesi olan Malazgirt’te Türklerce ele geçirilmiş olan bir Bizans kalesine doğru ikinci bir sefer düzenledi ve Alp Arslan’a bir anlaşma önerdi. Antlaşmaya göre Alp Arslan Urfa kuşatmasını sona erdirirse Romen Diyojen Koçhisar’ı geri verecekti. Romen Diyojen Alp Arslan’ı, bu antlaşmayı kabul etmediği durumda savaşmakla tehdit etti ve Alp Arslan’ın antlaşmayı kabul etmeyeceğini düşünerek ordusunu hazır hale getirdi, ki Alp Arslan da bu antlaşmayı reddetti.
İlginç bir seçim olarak Romen Diyojen yanında eşlik etmesi için eski düşmanı olan Andronikos Dukas’ı getirmişti. Romen Diyojen en iyi generali olan Niceforos Botaniates’i, sadakatinden şüphe ettiği için (ki aslında Dukas’tan kesinlikle daha sadıktı) geride bırakmıştı. Bizans ordusu 5000 batıdan gelen ve yaklaşık bir o kadar da doğudan gelen Bizans askerinden; Roussel de Bailleul’e bağlı 500 Fransız paralı askerinden; biraz Türk, Bulgar ve Peçenek paralı askerlerinden, Antakya düküne bağlı askerlerden; yedek kuvvet olarak Ermeni askerlerinden; ve belli sayıda da imparatorluk muhafızlarından oluşuyordu. Türk kaynakları Bizans ordusunun boyutunu 1.000.000′a yakın gösterir. Diğer kaynaklarsa bu rakamı yaklaşık 700.000 olarak tahmin eder.
Anadolu üzerindeki yolculuk uzun ve zorlu geçmişti, ve Romen Diyojen’in ordusu İmparator’un lüks bir araba ile yolculuk etmesinden rahatsız olmuştu. Ayrıca Bizans halkı Diyojen’in Alman paralı askerlerinin gerçekleştirdikleri yağmalamalardan dolayı zarar görmüştü. Bundan dolayı da Romen Diyojen Almanlar’ın birliğinin dağıtılmasını emretmek zorunda kalmıştı. Ordu ilk olarak Sivas’ta dinlendi ve Haziran 1071′de Erzurum’a vardı. Orada, Diyojen’in generallerinden bazıları Selçuklu bölgesine ilerlemeyi sürdürmeyi ve Alp Arslan’ı hazırlıksız yakalamayı teklif etti. Nikeforos Bryennius da dahil diğer generallerin bazıları da bulundukları yerde bekleyip pozisyonlarını güçlendirmeyi önerdi. Sonuç olarak ilerlemeye devam etme kararı verildi.
Diyojen, Alp Arslan’ın çok uzakta olduğunu veya hiç gelmeyeceğini düşünerek, ve Malazgirt’i ve hatta Malazgirt yakınındaki Ahlat kalesini hızlıca geri ele geçirebileceğini ümit ederek Van Gölü’ne doğru ilerledi. Ancak, Alp Arslan aslında Halep, Musul ve diğer bölgelerden gelen 30.000 atlı ile Ermenistan’daydı. Alp Arslan’ın casusları Diyojen’in nerede bulunduğunu tamı tamına biliyordu ama Diyojen bundan haberdar değildi. O Alp Arslan’ın hareketlerini hiç bilmiyordu.
Diyojen, generali John Tarchaneiotes’e bazı Bizans askerlerini ve İmparatorluk muhafızlarını alıp Peçenekler’e ve Fransızlar’a Ahlat kalesine doğru eşlik etmesini emretti. Kendisi de ordunun geri kalanıyla Malazgirt’e doğru ilerledi. Bu karar muhtemelen güçleri iki tarafta da 20.000 asker olacak şekilde ikiye böldü. Tarchaneiotes’e ve ordunun yarısına ne olduğu tam olarak bilinmese de, görünüşe göre Tarchaneiotes Selçuklular’la karşılaştı ve kaçtı. Daha sonra Malatya’da ortaya çıktı ve Malazgirt savaşında yer almadı.
—– Savaş —–
Diyojen, Tarchaneiotes’in kaybından haberdar değildi ve Malazgirt’e ilerlemeye devam etti, ve 23 Ağustos’ta orayı kolayca ele geçirdi. Ertesi gün Bryennius altındaki keşif birlikleri Selçuklu ordusunu tespit etti ve Malazgirt’e geri çekilmek zorunda kaldılar. Diyojen saldıranların Alp Arslan’ın tüm ordusu olduğuna inanmayarak Ermeni generali Basilaces’i birkaç atlı birliğiyle dışarı gönderdi; bunun üzerine gönderilen atlı birlikleri yok edildi ve Basilaces esir alındı. Ardından Diyojen ordusunu formasyona soktu ve sol kanadı Bryennius altına aktardı, ki o da hızlıca gelen Türkler tarafından neredeyse kuşatılıyordu ve bir kez daha geri çekilmek zorunda kaldı. Geceleyin ise Türkler yakınlardaki tepelerde saklandı ve Diyojen’in karşı saldırı yapma ihtimalini neredeyse yok ettiler.
25 Ağustos’ta, Diyojen’in bazı Türk paralı askerleri Selçuklular’la karşılaştılar ve Bizans ordusundan ayrıldılar. Aynı gün, Diyojen de bir Selçuklu elçisini reddetti ve Tarchaneiotes’i geri çağırmaya çalıştı, ancak tabii ki çevrede ondan herhangi bir ize rastlayamadı. O gün boyunca hiçbir çatışma yaşanmadı, fakat 26 Ağustos’ta Bizans ordusu düzgün bir savaş formasyonuna geçti ve sol kanatta Bryennius’un, sağ kanatta Theodore Alyates’in ve merkezde imparatorun birlikleri olmak üzere Türk mevzilerine doğru ilerlemeye başladı. Andronicus Ducas da yedek birlikleri artçı olarak yerleştirdi. Selçuklular ise yaklaşık dört kilometre ötede hilal formasyonunda duruyordu ve Alp Arslan güvenli bir mesafeden olayları izliyordu. Bizanslılar yaklaştıkça Selçuklu okçuları saldırmaya başladı, ve hilalin merkezi devamlı geriye doğru giderken kanatlar da Bizans ordusunu çevreleyecek şekilde ilerledi.
Bizanslılar okçu saldırılarına aldırmadan ilerledi ve Alp Arslan’ın kampını akşama doğru ele geçirdi. Ancak, okçu saldırısına en çok mağruz kalmış olan sağ ve sol kanatlar, Selçuklular’ı yakın dövüşe zorlamaya çalışırken neredeyse dağılıyordu. Buna karşın Selçuklu atlıları ise sadece geri çekiliyorlardı. Selçuklular’ın yakın dövüşten kaçındığını gören Diyojen, gece çökerken geri çekilme emri vermeye mecbur kaldı. Ancak, sağ kanatın generali Theodore emri yanlış anladı; ve Diyojen’in eski düşmanı Ducas, imparatorun geri çekilişini korumaktansa, kasıtlı bir şekilde imparatoru dinlemedi ve Malazgirt dışındaki kamplarına kadar geri çekildi. Selçuklular da Bizanslılar’ın bu karışıklığını fırsat bilerek saldırıya geçti. Bizanslılar’ın sağ kanadı bozguna uğradı ve kısa bir süre ardından sol kanat da bozguna uğradı. Bizanslılar’ın geri çekilmesinin ardından Selçuklular Diyojen’i bulup esir aldıklarında Diyojen yaralanmıştı. Alp Arslan, birkaç gün sonra Romen Diyojen’i kasıtlı olarak serbest bıraktı. İmparator başkentine döndüğünde bir isyanla karşılaştı ve isyanın sonucunda gözlerine mil çekildi.
—– Sonuç —–
Yenilgiye rağmen, Bizanslılar’ın kayıpları göreceli olarak düşüktü. Ducas hiç kayıp vermeden kaçmıştı ve Diyojen’e karşı bir darbe girişiminde bulunmak için İstanbul’a hızla geri dönmüştü. Bryennius da kanadının bozguna uğramasına rağmen az adam kaybetmişti. Gece karanlığına kadar savaş olmadığı için, Alp Arslan kaçan Bizans ordusunun arkasından gitmedi, ki Bizans ordusunun çoğunu bu karar kurtardı. Öyle ki, Türkler Malazgirt’i bu noktada ele geçirmedi bile. Bizans ordusu yeniden gruplaştı ve Diyojen bir hafta sonrasında serbest bırakıldığında imparatorla Tosya’da birleştiler. Görünüşe bakılırsa en önemli kayıp imparatorun lüks arabası olmuştu.
Yıllar ve asırlar sonra, Malazgirt’in Bizans İmparatorluğu için bir felaket olduğu düşünülmeye başlandı ve sonraki kaynaklar savaştaki asker sayılarını ve kayıpları abartılı bir şekilde göstermeye başladılar. Bizans tarihçileri sık sık geriye bakıp o günkü ‘felaket’ için yas tutar, imparatorluğun çöküşünün başlangıcı olarak Malazgirt Savaşı’nı gösterirlerdi. Halbuki, savaş, askeri açıdan, hemen gerçekleşen bir felaket değildi; çoğu birlik sağ kalmıştı ve birkaç ay içinde Balkanlar’da veya Anadolu’da savaşlara gönderilmişlerdi. Öte yandan, Bizanslılar’ın yenilgisi Selçuklular’a Bizanslılar’ın yenilemez ve ele geçirilemez olmadıklarını göstermişti. Andronicus Dukas’ın darbesi de imparatorluğu politik dengesizliğe sürüklemişti ve savaş sonrasında başlayan Türk göçlerine karşı direnişi organize etmek zorlaşmıştı.
Birkaç yıl içinde neredeyse tüm Anadolu, Selçuklular tarafından ele geçirildi. 1075′de Selçuklu hanedanından Kutalmışoğlu Süleyman Şah İznik’i alarak başkent yapmış, 1081′de Çaka Bey’in müstakil kuvvetleri İzmir’i alarak ve hemen bir donanma inşa ederek, Ege Denizi’nde ve Çanakkale Boğazı’nda Bizans İmparatorluğu’nu tehdit etmeye başlamışlardı. Bu ilk Türk ilerleyişi 1095′teki Haçlı Seferi’ne kadar sürdü. Haçlı orduları karşısında Türkler Orta Anadolu’ya çekilerek Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdular ve Batı Anadolu Anadolu Beylikleri dönemine kadar sürecek şekilde yeniden Bizans denetimine geçti.
Tarihçiler Bizanslılar’ın çöküşünün bu savaş sonrasında başladığı konusunda hemfikirdirler. Türkler için ise Malazgirt Savaşı ‘Türkler’e Anadolu kapılarını açan savaş’ olarak tarihe geçmiştir. Ayrıca Malazgirt Savaşı Haçlı Seferleri’nin temel nedenlerinden biri olarak görülür. Batı, Bizanslılar’ın doğudaki hristiyanlığı artık koruyamadığını bu savaş sonrasında anlamıştır.
Bu savaş Türkler’in Anadolu’da yaşayış sürecini başlatmıştır.
Türklerin Yaşadıkları Yerler
TÜRKLERİN YAŞADIKLARI YERLER
Milâttan Önce Türklerin Yayıldıkları Sahalar: Altay-Sayan dağlarının kuzey-batı kesimlerinde yaşayan Andronovo kültürü insanı, M.Ö.1700′lü yıllarda Altay, Tanrı dağları ve Maverâünnehir’ e kadar olan bölgelere uzanmaktaydı. M.Ö. 1100 yıllarında aynı kültür Çin’in kuzeyindeki Ordos ve Kansu bölgesinde görülmekteydi. M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren Hazar ve güney Rusya da Türklerin yaşadıkları bölgeler arasına girmiştir. Bu duruma en iyi örnek mühim bir kısmını Türk kabilelerinin oluşturduğu, konar göçer, atlı kültüre sahip bir kavimler topluluğu olan İskitler (Sakalar)dir. İskitler, M.Ö . VIII. yüzyılda, Orta Asya’nın Tanrı dağları ile Hazar denizi arasında kalan geniş bozkırlarında yaşarlarken, daha sonra göç ederek, Karadeniz’in kuzeyinde, İtil ve Tuna nehirleri arasındaki düzlüklere yayılmışlardır. M.Ö. VI.-IV. yüzyıllarda Dnyeper ve Dnyester sahasındaki bazı Slâv zümrelerini hâkimiyetleri altına alan İskitler, Karadeniz’in kuzeyinde varlıklarını M.Ö.II. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir. Aynı sahada bulunan ve M.S. II. yüzyıla kadar Don ve Tuna boylarına kadar uzandıkları bilinen Sarmatlar ile onların içinden çıkan Roksalan ve Yazığların da en azından yönetici sınıflarının Türk olduğu da iddia edilir. Bu kavimler Slâv ve Cermen zümreleri üzerinde derin tesirler bırakmıştır.
Bozkır medeniyeti diye adlandırılan atlı-nomad yaşayışın öncüleri İskitler olmuşlardır. Hun sanatıyla büyük benzerlik gösteren, geometrik şekiller ve hayvan figürlerinin dikkat çektiği İskit sanatı, M.IV. ve III. yüzyıllarda doruk noktasına ulaşmıştır. Milâttan sonra Türklerin yayıldıkları sahalar: Türk göçleri bu dönemde batı yönünde gelişmeye başlamıştır. Hunlar Orta Asya’dan, Hindistan’ın kuzeyine ve güney Rusya’ya kadar genişlediler. Bir kısmı Orta Avrupa’ya kadar ilerledi. Sabar, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman boyları Hazar ve Karadeniz’in kuzeyi ile Orta Avrupa ve Balkanlara kadar uzandılar. Kalabalık Oğuz boyları X .-XI. yüzyıllarda Maverâünnehir üzerinden İran, Irak, Azerbaycan ve nihayet Anadolu’ya hâkim oldular.
Türk Göçleri, tarih boyunca doğudan batıya doğru gerçekleşmiştir. Bu istikamet içerisinde bazı Türk kavimleri Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’nın içlerine kadar yönelirken-Bulgar-Kuman-Kıpçak ve Çağatay dil grubu-, bir kısmı da İran üzerinden Anadolu ve Orta Doğu’ya göç etmişlerdir- daha çok batı Türkleri’nden Oğuz boyları-. Bu iki göç yolu üzerinde değişik dil, din ve medeniyetten topluluklarla temasa geçen Türk kavimleri yüzyıllar boyu bu coğrafyalarda varlığını sürdürmüştür. Türk bünyesine uymayan inanç sistemlerinin, hayat tarzlarının benimsendiği ya da zaman içerisinde nüfus bakımından beslenemediği yerlerde bulunan bazı Türk kavim ve boyları tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Çin’deki Tabgaç’lar, Orta Avrupa’daki Hunlar ve Balkanlardaki Bulgarlar buna örnektir. Ancak bu olumsuzluklardan etkilenmeyen Türk toplulukları büyük bir coğrafyada varlıklarını devam ettirmektedirler.
TÜRK BOYLARININ YAŞADIKLARI YERLER
Aynı zamanda son durum için 27.konuda Türk Toplulukları maddesini inceleyebilirsiniz Günümüzde varlıklarını devam ettiren Türk boyları, ana kütlesini Anadolu, Azerbaycan ve İran ile Büyük Türkistan’ın oluşturduğu çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu ana kütleden zaman zaman taşan Türkler, daha nispî de olsa, bugün başka devletlerin elinde bulunan topraklarda da yaşamaktadır. Dolayısıyla 170 milyonu aşan bu büyük Türk Dünyası içerisinde bağımsız yaşayanlar olduğu gibi, daha az da olsa, başka devletlerin hâkimiyetinde bulunanlar da mevcuttur. Osmanlı devletini oluşturan Türkiye Türklerinin devamı ve bakiyesi durumundaki bir kısım Türk nüfusu, bugün, eski Yugoslavya’da; Makedonya ve Üsküp’te, Bulgaristan’da; Mestanlı, Deliorman, Plevne, Varna, Filibe, Kızanlık’ta, Yunanistan’da; Batı Trakya ve Ege Adaları’nda, Polonya ve Romanya’da; Dobruca ve Baserabya’da, Irak’ta; Musul-Kerkük’te, Suriye’de; Münbiç, Azez ve Lazkiye’de yaşamaktadır. Bu bölgelerdeki toplam Türk nüfusu yaklaşık 7 milyondur.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, komünizmin boyunduruğundan kurtulan Türk boyları büyük oranda bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. Bu tarihî olay neticesinde Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış ve böylece 40 milyona yaklaşan toplam nüfusuyla, Türkistan’ın bir bölümü (Batı) yeniden istiklâline kavuşmuştur. Ancak bazı Türk toplulukları Sovyetler Birliği’nin yerine oluşturulan Rusya Federasyonu’nun sınırları
içerisinde, İdil (Volga)- Ural bölgesinde, muhtar cumhuriyetler olarak kalmıştır; Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan. Sibirya’da ise Yakut, Tuva ve Altay özerk bölgeleri oluşturulmuştur. Buradaki Yakut (Saha),Tatar,Hakas, Tuva, Dolgan gibi Türk boylarının nüfusu bir milyonu geçmektedir.
Kafkasların haritası da Sovyetler Birliği’nin dağılması neticesinde değişmiş ve Azerbaycan Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır. 7 milyonu aşan nüfusları ile Azerî Türkleri, Orta Asya ile Anadolu Türklüğü arasında önemli bir köprü vazifesini görmektedir. Rusya Federasyonuna dahil olan Kuzey Kafkaslar, pek çok etnik grubun yaşadığı bir bölgedir. Ancak Ermeni ve Gürcülerin dışında kalan toplulukların çoğu ortak yaşayış, kültür ve inançlara sahiptir. Bu bölgenin toplulukları için İslâmiyet belirleyici bir unsurdur. Dağıstan, Çeçenistan, Osetya, Karaçay gibi muhtar cumhuriyetler ile Oblastlarda yaklaşık 6 milyon Kafkas akraba topluluğu yaşamaktadır. Bunların bir milyondan fazlasını ise Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay ve Kundurlar gibi Türk boyları oluşturmaktadır. Kuzey Kafkaslardan, Moldova’ya kadar uzanan bölgelerde ise II. Dünya Savaşı sonrasında yurtlarından sürülen Kırım ve Ahıska Türkleri ile Hristiyan Gagavuz ve Musevî Karaim ve Kırımçakla bulunmaktadır. Bu toplulukların toplam nüfusunun bir milyona ulaştığı tahmin edilmektedir.
Doğu Türkistan’da yaşayan Türkler, Batı Türkistan’daki soydaşları kadar şanslı değillerdir. Sovyetler ile birlikte Türkistan’ı bölen Çinliler, Doğu Türkistan’ı, Sincang (sonradan kazanılmış topraklar) adıyla işgal ederek, büyük çoğunluğunu Uygurların oluşturduğu Türkleri tam bir baskı ve zulme tâbi tutmuşlar ve tutmaya devam etmektedirler. Doğu Türkistan’da, Sincang-Uygur muhtar bölgesinde, Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar asıllı yaklaşık 20 milyon Türk yaşamaktadır. Çin’in Kansu bölgesinde de yüz bin dolayında Salar Türkü bulunmaktadır.
Afganistan’ın kuzeyi ve Tacikistan’da önemli oranda Türk nüfusu yaşamaktadır. Herat, Tükurgan ve Mezarışerif ile Maymana, Maruçak, Andhoy ve Vahan civarında iki milyonu aşkın Özbek, Teke, Yamut, Sarık ve Salur boylarına mensup beş yüz bini aşan Türkmen ve Yüz elli bini bulan Kırgız, Kazak ve Karakalpak bölgenin asli unsurlarını oluşturur. Günümüzde Kuzey Afganistan Türkleri, Afganistan yönetimini ele geçirmiş olan Talebanlara karşı mücadele vermektedir. Yoğun Türk nüfusunun bulunduğu diğer bir bölge de İran’dır. İran nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan yaklaşık 20-25 milyon Türk asıllı kavim ve topluluk bu büyük coğrafyada yaşamaktadır. İran’daki en büyük Türk grubunu yaklaşık 20 milyona varan nüfuslarıyla, Güney Azerbaycan’da yaşayan Azerî Türkleri oluşturur. XIX. yüzyıl başlarında Gülistan ve Türkmençay anlaşmalarıyla İran ve Rusya, Azerbaycan’ı bölmüş ve Aras’ın kuzeyi Rusya’da kalırken, Güney Azerbaycan İran’ın elinde kalmıştır. Tebriz, Erdebil, Urmiye, Hoy, Maku, Culha vb. gibi bölgeleri içine alan, yüz bin km2′yi aşan yüz ölçümüyle Güney Azerbaycan Fars milliyetçiliğinin tehdidi altında bulunmaktadır. İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde konargöçer yaşayan Kaşgay’lar 500 bini aşan nüfuslarıyla İran’daki diğer önemli bir Türk unsurudur. Türkmenistan sınırına yakın bölgelerde ise Yamut, Göklen, Sarık ve Salur boyuna mensup Türkmenler yaşamaktadır (500 bin). Ayrıca bir milyonu bulan Afşar, Kaçar, Karapapak, Hamse, Şahseven gibi değişik adlara sahip topluluklar, İran’daki güçlü Türk dünyası içerisinde yerlerini almışlardır.
Milâttan Önce Türklerin Yayıldıkları Sahalar: Altay-Sayan dağlarının kuzey-batı kesimlerinde yaşayan Andronovo kültürü insanı, M.Ö.1700′lü yıllarda Altay, Tanrı dağları ve Maverâünnehir’ e kadar olan bölgelere uzanmaktaydı. M.Ö. 1100 yıllarında aynı kültür Çin’in kuzeyindeki Ordos ve Kansu bölgesinde görülmekteydi. M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren Hazar ve güney Rusya da Türklerin yaşadıkları bölgeler arasına girmiştir. Bu duruma en iyi örnek mühim bir kısmını Türk kabilelerinin oluşturduğu, konar göçer, atlı kültüre sahip bir kavimler topluluğu olan İskitler (Sakalar)dir. İskitler, M.Ö . VIII. yüzyılda, Orta Asya’nın Tanrı dağları ile Hazar denizi arasında kalan geniş bozkırlarında yaşarlarken, daha sonra göç ederek, Karadeniz’in kuzeyinde, İtil ve Tuna nehirleri arasındaki düzlüklere yayılmışlardır. M.Ö. VI.-IV. yüzyıllarda Dnyeper ve Dnyester sahasındaki bazı Slâv zümrelerini hâkimiyetleri altına alan İskitler, Karadeniz’in kuzeyinde varlıklarını M.Ö.II. yüzyıla kadar devam ettirmişlerdir. Aynı sahada bulunan ve M.S. II. yüzyıla kadar Don ve Tuna boylarına kadar uzandıkları bilinen Sarmatlar ile onların içinden çıkan Roksalan ve Yazığların da en azından yönetici sınıflarının Türk olduğu da iddia edilir. Bu kavimler Slâv ve Cermen zümreleri üzerinde derin tesirler bırakmıştır.
Bozkır medeniyeti diye adlandırılan atlı-nomad yaşayışın öncüleri İskitler olmuşlardır. Hun sanatıyla büyük benzerlik gösteren, geometrik şekiller ve hayvan figürlerinin dikkat çektiği İskit sanatı, M.IV. ve III. yüzyıllarda doruk noktasına ulaşmıştır. Milâttan sonra Türklerin yayıldıkları sahalar: Türk göçleri bu dönemde batı yönünde gelişmeye başlamıştır. Hunlar Orta Asya’dan, Hindistan’ın kuzeyine ve güney Rusya’ya kadar genişlediler. Bir kısmı Orta Avrupa’ya kadar ilerledi. Sabar, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman boyları Hazar ve Karadeniz’in kuzeyi ile Orta Avrupa ve Balkanlara kadar uzandılar. Kalabalık Oğuz boyları X .-XI. yüzyıllarda Maverâünnehir üzerinden İran, Irak, Azerbaycan ve nihayet Anadolu’ya hâkim oldular.
Türk Göçleri, tarih boyunca doğudan batıya doğru gerçekleşmiştir. Bu istikamet içerisinde bazı Türk kavimleri Hazar’ın kuzeyinden Avrupa’nın içlerine kadar yönelirken-Bulgar-Kuman-Kıpçak ve Çağatay dil grubu-, bir kısmı da İran üzerinden Anadolu ve Orta Doğu’ya göç etmişlerdir- daha çok batı Türkleri’nden Oğuz boyları-. Bu iki göç yolu üzerinde değişik dil, din ve medeniyetten topluluklarla temasa geçen Türk kavimleri yüzyıllar boyu bu coğrafyalarda varlığını sürdürmüştür. Türk bünyesine uymayan inanç sistemlerinin, hayat tarzlarının benimsendiği ya da zaman içerisinde nüfus bakımından beslenemediği yerlerde bulunan bazı Türk kavim ve boyları tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Çin’deki Tabgaç’lar, Orta Avrupa’daki Hunlar ve Balkanlardaki Bulgarlar buna örnektir. Ancak bu olumsuzluklardan etkilenmeyen Türk toplulukları büyük bir coğrafyada varlıklarını devam ettirmektedirler.
TÜRK BOYLARININ YAŞADIKLARI YERLER
Aynı zamanda son durum için 27.konuda Türk Toplulukları maddesini inceleyebilirsiniz Günümüzde varlıklarını devam ettiren Türk boyları, ana kütlesini Anadolu, Azerbaycan ve İran ile Büyük Türkistan’ın oluşturduğu çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bu ana kütleden zaman zaman taşan Türkler, daha nispî de olsa, bugün başka devletlerin elinde bulunan topraklarda da yaşamaktadır. Dolayısıyla 170 milyonu aşan bu büyük Türk Dünyası içerisinde bağımsız yaşayanlar olduğu gibi, daha az da olsa, başka devletlerin hâkimiyetinde bulunanlar da mevcuttur. Osmanlı devletini oluşturan Türkiye Türklerinin devamı ve bakiyesi durumundaki bir kısım Türk nüfusu, bugün, eski Yugoslavya’da; Makedonya ve Üsküp’te, Bulgaristan’da; Mestanlı, Deliorman, Plevne, Varna, Filibe, Kızanlık’ta, Yunanistan’da; Batı Trakya ve Ege Adaları’nda, Polonya ve Romanya’da; Dobruca ve Baserabya’da, Irak’ta; Musul-Kerkük’te, Suriye’de; Münbiç, Azez ve Lazkiye’de yaşamaktadır. Bu bölgelerdeki toplam Türk nüfusu yaklaşık 7 milyondur.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, komünizmin boyunduruğundan kurtulan Türk boyları büyük oranda bağımsızlıklarını ilân etmişlerdir. Bu tarihî olay neticesinde Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış ve böylece 40 milyona yaklaşan toplam nüfusuyla, Türkistan’ın bir bölümü (Batı) yeniden istiklâline kavuşmuştur. Ancak bazı Türk toplulukları Sovyetler Birliği’nin yerine oluşturulan Rusya Federasyonu’nun sınırları
içerisinde, İdil (Volga)- Ural bölgesinde, muhtar cumhuriyetler olarak kalmıştır; Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan. Sibirya’da ise Yakut, Tuva ve Altay özerk bölgeleri oluşturulmuştur. Buradaki Yakut (Saha),Tatar,Hakas, Tuva, Dolgan gibi Türk boylarının nüfusu bir milyonu geçmektedir.
Kafkasların haritası da Sovyetler Birliği’nin dağılması neticesinde değişmiş ve Azerbaycan Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır. 7 milyonu aşan nüfusları ile Azerî Türkleri, Orta Asya ile Anadolu Türklüğü arasında önemli bir köprü vazifesini görmektedir. Rusya Federasyonuna dahil olan Kuzey Kafkaslar, pek çok etnik grubun yaşadığı bir bölgedir. Ancak Ermeni ve Gürcülerin dışında kalan toplulukların çoğu ortak yaşayış, kültür ve inançlara sahiptir. Bu bölgenin toplulukları için İslâmiyet belirleyici bir unsurdur. Dağıstan, Çeçenistan, Osetya, Karaçay gibi muhtar cumhuriyetler ile Oblastlarda yaklaşık 6 milyon Kafkas akraba topluluğu yaşamaktadır. Bunların bir milyondan fazlasını ise Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay ve Kundurlar gibi Türk boyları oluşturmaktadır. Kuzey Kafkaslardan, Moldova’ya kadar uzanan bölgelerde ise II. Dünya Savaşı sonrasında yurtlarından sürülen Kırım ve Ahıska Türkleri ile Hristiyan Gagavuz ve Musevî Karaim ve Kırımçakla bulunmaktadır. Bu toplulukların toplam nüfusunun bir milyona ulaştığı tahmin edilmektedir.
Doğu Türkistan’da yaşayan Türkler, Batı Türkistan’daki soydaşları kadar şanslı değillerdir. Sovyetler ile birlikte Türkistan’ı bölen Çinliler, Doğu Türkistan’ı, Sincang (sonradan kazanılmış topraklar) adıyla işgal ederek, büyük çoğunluğunu Uygurların oluşturduğu Türkleri tam bir baskı ve zulme tâbi tutmuşlar ve tutmaya devam etmektedirler. Doğu Türkistan’da, Sincang-Uygur muhtar bölgesinde, Uygur, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar asıllı yaklaşık 20 milyon Türk yaşamaktadır. Çin’in Kansu bölgesinde de yüz bin dolayında Salar Türkü bulunmaktadır.
Afganistan’ın kuzeyi ve Tacikistan’da önemli oranda Türk nüfusu yaşamaktadır. Herat, Tükurgan ve Mezarışerif ile Maymana, Maruçak, Andhoy ve Vahan civarında iki milyonu aşkın Özbek, Teke, Yamut, Sarık ve Salur boylarına mensup beş yüz bini aşan Türkmen ve Yüz elli bini bulan Kırgız, Kazak ve Karakalpak bölgenin asli unsurlarını oluşturur. Günümüzde Kuzey Afganistan Türkleri, Afganistan yönetimini ele geçirmiş olan Talebanlara karşı mücadele vermektedir. Yoğun Türk nüfusunun bulunduğu diğer bir bölge de İran’dır. İran nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan yaklaşık 20-25 milyon Türk asıllı kavim ve topluluk bu büyük coğrafyada yaşamaktadır. İran’daki en büyük Türk grubunu yaklaşık 20 milyona varan nüfuslarıyla, Güney Azerbaycan’da yaşayan Azerî Türkleri oluşturur. XIX. yüzyıl başlarında Gülistan ve Türkmençay anlaşmalarıyla İran ve Rusya, Azerbaycan’ı bölmüş ve Aras’ın kuzeyi Rusya’da kalırken, Güney Azerbaycan İran’ın elinde kalmıştır. Tebriz, Erdebil, Urmiye, Hoy, Maku, Culha vb. gibi bölgeleri içine alan, yüz bin km2′yi aşan yüz ölçümüyle Güney Azerbaycan Fars milliyetçiliğinin tehdidi altında bulunmaktadır. İran’ın güneyindeki Fars eyaletinde konargöçer yaşayan Kaşgay’lar 500 bini aşan nüfuslarıyla İran’daki diğer önemli bir Türk unsurudur. Türkmenistan sınırına yakın bölgelerde ise Yamut, Göklen, Sarık ve Salur boyuna mensup Türkmenler yaşamaktadır (500 bin). Ayrıca bir milyonu bulan Afşar, Kaçar, Karapapak, Hamse, Şahseven gibi değişik adlara sahip topluluklar, İran’daki güçlü Türk dünyası içerisinde yerlerini almışlardır.
İslamiyetten önce türkler
İslâmiyetten Önce Türkler
Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Tarihî şahıs, boy ve millet adlarının oluşumuna göre, Türk kelimesinin aslı “türümek” fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında “türük” ve nihayet hece düşmesiyle “Türk” kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümekten “yürük” adını almışlardır. Türk kelimesi, ayrıca, çeşitli kaynaklarda; “töreli, töre sahibi, olgun kimse, güçlü, terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam” manâlarında kullanılmaktadır.
Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında, Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda, Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye, Hazarlar’ın; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi. Memluklar’ın ilk zamanlarında, Mısır’a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamanında, onikinci yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini, Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devleti’ydi.
Bilinen en eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiung-nu dedikleri, M.Ö. 3. asrın başından itibaren tarih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu, Tienşan’ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları, Orta Urallar ve Hazar Denizi’nin kuzey hudutları içinde kalan vadideydi. Şenyu denilen hükümdarlarının ordugâhı, Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çoğalması ve fetih isteği gibi iki büyük sebeple yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.
Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.
Tarihî şahıs, boy ve millet adlarının oluşumuna göre, Türk kelimesinin aslı “türümek” fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında “türük” ve nihayet hece düşmesiyle “Türk” kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu’da bir kısım göçebeler de yürümekten “yürük” adını almışlardır. Türk kelimesi, ayrıca, çeşitli kaynaklarda; “töreli, töre sahibi, olgun kimse, güçlü, terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam” manâlarında kullanılmaktadır.
Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında, Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda, Volga’dan Orta Asya’ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye, Hazarlar’ın; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi. Memluklar’ın ilk zamanlarında, Mısır’a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamanında, onikinci yüzyıldan itibaren Anadolu’ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini, Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devleti’ydi.
Bilinen en eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiung-nu dedikleri, M.Ö. 3. asrın başından itibaren tarih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu, Tienşan’ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları, Orta Urallar ve Hazar Denizi’nin kuzey hudutları içinde kalan vadideydi. Şenyu denilen hükümdarlarının ordugâhı, Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çoğalması ve fetih isteği gibi iki büyük sebeple yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler.
Halifeliğin Kaldırılması
HALİFELİĞİN KALDIRILMASI
(3 Mart 1924)
Nedenleri :
Cumhuriyetin ilanı ve cumhurbaşkanının seçilmesi ile halifeliğin bir rolünün kalmaması.
Eski rejim taraftarlarının sığınabilecekleri tek makam olarak halifeyi görmesi.
TBMM’deki bazı vekillerin Halife’yi TBMM’nin üstünde kabul etmesi.
Halife Abdülmecid Efendi’nin talimatlara uymaması ve yetkilerini aşacak uygulamalara girişmesi.
Batı’yı kendine örnek alan bir ülkede halifeliğin, laikliğe ve çağdaşlaşmaya engel olabileceği endişesi.
Ağa Han ve Ali Han’ın İsmet Paşa’ya, Halife’nin korunması için yazdıkları mektubun İsmet Paşa’dan önce Tanin Gazetesi’nin eline geçmesi ve bunun gazetede yayınlanması.
3 Mart 1924’te şu kararlar alınmıştır:
Halifelik kaldırılmıştır
Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış, daha sonra yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur
Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekâleti kaldırılmış, yerine Genelkurmay Başkanlığı kurularak, asker siyasetten uzaklaştırılmıştır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmiş, eğitimde birlik ve laiklik sağlanmıştır.
Osmanlı Hanedanı üyelerinin sınır dışına çıkarılması kararlaştırılmıştır.
Sonuçları :
Laikliğe geçişin en önemli aşaması tamamlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin karakteri tam olarak ortaya konmuştur.
Türkiye’de ümmetçilik arayışları sona ermiştir.
Ulusal egemenlik güç kazanmıştır.
İnkılapları gerçekleştirilmek için zemin hazırlanmıştır.
(3 Mart 1924)
Nedenleri :
Cumhuriyetin ilanı ve cumhurbaşkanının seçilmesi ile halifeliğin bir rolünün kalmaması.
Eski rejim taraftarlarının sığınabilecekleri tek makam olarak halifeyi görmesi.
TBMM’deki bazı vekillerin Halife’yi TBMM’nin üstünde kabul etmesi.
Halife Abdülmecid Efendi’nin talimatlara uymaması ve yetkilerini aşacak uygulamalara girişmesi.
Batı’yı kendine örnek alan bir ülkede halifeliğin, laikliğe ve çağdaşlaşmaya engel olabileceği endişesi.
Ağa Han ve Ali Han’ın İsmet Paşa’ya, Halife’nin korunması için yazdıkları mektubun İsmet Paşa’dan önce Tanin Gazetesi’nin eline geçmesi ve bunun gazetede yayınlanması.
3 Mart 1924’te şu kararlar alınmıştır:
Halifelik kaldırılmıştır
Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış, daha sonra yerine, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur
Erkân-ı Harbiye-i Umûmiye Vekâleti kaldırılmış, yerine Genelkurmay Başkanlığı kurularak, asker siyasetten uzaklaştırılmıştır.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmiş, eğitimde birlik ve laiklik sağlanmıştır.
Osmanlı Hanedanı üyelerinin sınır dışına çıkarılması kararlaştırılmıştır.
Sonuçları :
Laikliğe geçişin en önemli aşaması tamamlanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin karakteri tam olarak ortaya konmuştur.
Türkiye’de ümmetçilik arayışları sona ermiştir.
Ulusal egemenlik güç kazanmıştır.
İnkılapları gerçekleştirilmek için zemin hazırlanmıştır.
Şark Meselesi
Bu deyim, ilk kez Viyana Kongresinde (1815) Çar I. Aleksander tarafından Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar için kullanıldı. Esas anlamını, Osmanlı Devleti’nin 1838 Balta Limanı Antlaşması ile iktisadi ve 1839′da Mehmet Ali Paşa karşısında alınan yenilgi ile de asker” iflası üzerine bir çeşit gölge devlet durumuna düşmesi ile kazandı. Avrupa’nın herhangi bir büyük devleti, istediği zaman Osmanlı topraklarını istila edip sömürge haline getirebilecek güce sahipti. Eğer, Osmanlı Devleti dünyanın başka bir köşesinde bulunsaydı bunun kısa zamanda gerçekleşmesi beklenebilirdi. Ne var ki, Osmanlı Devleti Avrupa’nın içinde ve dışında öyle hassas bir konuma, yani jeopolitiğe sahipti ki, hiçbir büyük devlet tek başına Türk ve Müslümanları bu topraklardan atıp bölgenin tek hakimi olmaya cesaret edemiyordu. Batılı devletler için Osmanlı topraklarını herkesi tatmin edebilecek bir biçimde paylaşmak da mümkün görünmüyordu. Öte yandan Osmanlı Devleti, durduğu yerde milliyetçilik hareketinden dolayı bir parçalanma sürecini yaşamaktaydı. Bu süreç bile Avrupa Devletlerini birbirine düşürmeye yetiyordu.
Batılı Devletler, Doğu ya da Türkiye sorununa iki açıdan bakıyorlardı. Bu bakış açılarından birisini açıkça ifade etmelerine karşın ikincisini hiç gündeme getirmemeye gayret ediyorlardı. Doğu Sorunu’nun açıkça ifade edilen yanı aslında Rusların Osmanlı topraklarına doğru yayılma tehlikesiydi. Sorunun gündeme getirilmeyen, ya da Rus tehlikesi gibi açıklıkla ifade edilmeyen yani Batı Devletleri’nin hepsinin Osmanlı Devleti’nin yıkılacağına kesinlikle inanmış olmalarıdır. Ancak, çok geniş bir alana yayılmış olan bu devlet istenmeyen bir zamanda yıkılırsa; aralarında büyük çekişmeler, hatta savaşların çıkacağına inanıldığından, Osmanlı Devleti’nin yönetimi altındaki yerlerin bütünlüğünün Avrupa Devletleri’nin barışı için bir süre daha korunması lazımdı.
Tanzimat döneminde, Osmanlı Devleti’nin en ateşli savunucusu hiç şüphesiz Stratford Canning idi. Fakat Canning, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Müslüman devlet oluşu itibarıyla Osmanlı’nın en sert düşmanıydı. Ona göre, Osmanlı Devleti’ndeki baş sorun Türkler’in müslüman oluşuydu. Bu yüzden İngiltere, Halife-Sultan’dan “Müslümanların dinden çıkmakta ve Hıristiyanlığı kabul etmekte serbest olduklarını ilan edici bir emirname yayınlamasını” istedi. Ancak, İngiltere’nin bu isteğine 1854′te cevap veren Ali Paşa “padişah böyle bir teklife boyun eğecek olursa milletin ruhani başkanı olmaktan çıkar ve hükümdarlığı da uzun sürmez. Size ancak diplomatik yolla, müslümanlıktan çıkanlara karşı idam cezası verileceğini vaad edebiliriz; fakat bunu bir hukuk”, yazılı kural şekline dökersek halkı ayaklanmaya sevk eder ve Ulema arasında zaptedemeyeceğimiz bir patlamaya sebebiyet veririz”der. Bu durumda Hıristiyan devletlere düşen iki şey vardır. Bunlardan birincisi; Osmanlı Hıristiyan haklarının eşitliğini sağlayarak, onların batıdaki “uygar Hıristiyanlara benimsetilmesini temin etmek. Bu yol, bir çeşit barışçı metot ile Osmanlı Devleti’nin içine sızmak diplomasisidir.
İkinci yol, Çar I. Petro’nun bıraktığı ve Petersburg arşivinde saklı vasiyetnamesinde “İstanbul’a ve Hindistan’a olabildiğince yaklaşın. Buralarda hüküm süren kişi dünyanın gerçek hükümdarı olacaktır. Suriye üzerinde eski doğu ticaretini yeniden kurun ve dünyanın ambarı olan Hindistan’a kadar ilerleyin… Avusturya Sarayına çıkar sağlayarak onu Türkler’in Avrupa’dan kovulması işine çekin, ister Avrupa’nın eski devletleriyle savaşa tutuşmasına neden olarak, ister fetihten, ona da, sonradan geri alınacak bir pay vererek olsun İstanbul’un fethi sırasında Avusturya’nın kıskançlığını etkisiz kılın. Türkiye’de yayılmış durumdaki Rumları kendi çevrenizde birleştirmeye büyük çaba gösterin; onların merkezi, onların desteği olun, ve bir çeşit egemenlik yahut ruhani bir üstünlükle peşinen bir evrensel hakimiyet kurun; düşmanlarınızın evinde bir o kadar dostunuz olacaktır.” şeklinde ifade edilmiştir.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere; Doğu Sorunu’nun diğer iki önemli noktası da Türkler’in Hristiyanlığa kazanılması, eğer bu başarılamazsa Türkler’ in Anadolu’dan kovulmasıdır.
Batılı Devletler, Doğu ya da Türkiye sorununa iki açıdan bakıyorlardı. Bu bakış açılarından birisini açıkça ifade etmelerine karşın ikincisini hiç gündeme getirmemeye gayret ediyorlardı. Doğu Sorunu’nun açıkça ifade edilen yanı aslında Rusların Osmanlı topraklarına doğru yayılma tehlikesiydi. Sorunun gündeme getirilmeyen, ya da Rus tehlikesi gibi açıklıkla ifade edilmeyen yani Batı Devletleri’nin hepsinin Osmanlı Devleti’nin yıkılacağına kesinlikle inanmış olmalarıdır. Ancak, çok geniş bir alana yayılmış olan bu devlet istenmeyen bir zamanda yıkılırsa; aralarında büyük çekişmeler, hatta savaşların çıkacağına inanıldığından, Osmanlı Devleti’nin yönetimi altındaki yerlerin bütünlüğünün Avrupa Devletleri’nin barışı için bir süre daha korunması lazımdı.
Tanzimat döneminde, Osmanlı Devleti’nin en ateşli savunucusu hiç şüphesiz Stratford Canning idi. Fakat Canning, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin Müslüman devlet oluşu itibarıyla Osmanlı’nın en sert düşmanıydı. Ona göre, Osmanlı Devleti’ndeki baş sorun Türkler’in müslüman oluşuydu. Bu yüzden İngiltere, Halife-Sultan’dan “Müslümanların dinden çıkmakta ve Hıristiyanlığı kabul etmekte serbest olduklarını ilan edici bir emirname yayınlamasını” istedi. Ancak, İngiltere’nin bu isteğine 1854′te cevap veren Ali Paşa “padişah böyle bir teklife boyun eğecek olursa milletin ruhani başkanı olmaktan çıkar ve hükümdarlığı da uzun sürmez. Size ancak diplomatik yolla, müslümanlıktan çıkanlara karşı idam cezası verileceğini vaad edebiliriz; fakat bunu bir hukuk”, yazılı kural şekline dökersek halkı ayaklanmaya sevk eder ve Ulema arasında zaptedemeyeceğimiz bir patlamaya sebebiyet veririz”der. Bu durumda Hıristiyan devletlere düşen iki şey vardır. Bunlardan birincisi; Osmanlı Hıristiyan haklarının eşitliğini sağlayarak, onların batıdaki “uygar Hıristiyanlara benimsetilmesini temin etmek. Bu yol, bir çeşit barışçı metot ile Osmanlı Devleti’nin içine sızmak diplomasisidir.
İkinci yol, Çar I. Petro’nun bıraktığı ve Petersburg arşivinde saklı vasiyetnamesinde “İstanbul’a ve Hindistan’a olabildiğince yaklaşın. Buralarda hüküm süren kişi dünyanın gerçek hükümdarı olacaktır. Suriye üzerinde eski doğu ticaretini yeniden kurun ve dünyanın ambarı olan Hindistan’a kadar ilerleyin… Avusturya Sarayına çıkar sağlayarak onu Türkler’in Avrupa’dan kovulması işine çekin, ister Avrupa’nın eski devletleriyle savaşa tutuşmasına neden olarak, ister fetihten, ona da, sonradan geri alınacak bir pay vererek olsun İstanbul’un fethi sırasında Avusturya’nın kıskançlığını etkisiz kılın. Türkiye’de yayılmış durumdaki Rumları kendi çevrenizde birleştirmeye büyük çaba gösterin; onların merkezi, onların desteği olun, ve bir çeşit egemenlik yahut ruhani bir üstünlükle peşinen bir evrensel hakimiyet kurun; düşmanlarınızın evinde bir o kadar dostunuz olacaktır.” şeklinde ifade edilmiştir.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere; Doğu Sorunu’nun diğer iki önemli noktası da Türkler’in Hristiyanlığa kazanılması, eğer bu başarılamazsa Türkler’ in Anadolu’dan kovulmasıdır.
Kapitülasyonlar
KAPİTÜLASYONLAR
Yabancilara verilen her türlü imtiyzalar. Eskiden “imtiyazat-i Ecnebiye” denirdi. Devletin yabancilara tanidigi imtiyaz ve muafiyetlerdir. Kelime bati dillerinde çesitli manalar ile ifade edilir. Fransizca’da teslim olma, Italyanca’da yabancilara taninan imtiyaz manalarinda kullanilir. Osmanli Devleti’ndeki kapitülasyonlar Italyanca’daki “Capitulazione” ile bütünüyle ifade edilir. Bir ülkedeki yabancilarin statüsü demektir. Kapitülasyonlar çok eski zamanlarda bile mevcuttu. Bir Hiristiyan devletin Müslüman halk lehine veya iki islâm devletinin karsilikli olarak tebâlari için veya bir Hiristiyan devletinin bir Hiristiyan topluluguna kapitülasyon seklinde hak ve imtiyazlar vermistir.
Kapitülasyonlar; adli, mali, idari ve dini kategorilere ayrilir. Adlî imtiyaz, yabancilarin kendi konsolosluklarinda yargilanmasi sonucu dogdu. Idari imtiyazlar, karasulardaki yabanci gemilere suç olsa bile girememek; yabancilari yurt disina çikaramamak yükümlülügü getirmektedir. Kapitülasyonlar içinde en önemlisi iktisadi ve ticari yükümlülükte olanidir. Kapitülasyona sahip devletlerin tab’asi, bir çok vergi ve resimden muaf tutulmustur. Dini olani ise din ve mezheplere gösterilen hosgörüdür.
Devletin yabancilara tanidigi; karsilikli, karsiliksiz ticarî, hukukî, siyasî ve dini imtiyazlar olarak umumi tarifi yapilan Kapitülasyonlar; tarihte ve günümüzde birçok devletler tarafindan verilmistir. Milletlerarasi siyasi, askeri, dini ve iktisadi antlasmalar birbirlerine imtiyaz verme hükmündedir. Serbest bölgeler, limanlar, sehirler, serbest mübadele prensibi, açik kapi siyaseti, Avrupa Iktisadi Isbirligi Teskilâti, Ortak Pazar’in mahiyeti yabancilara imtiyaz yükümlülügü tanir. Tarihteki, birçok savaslar, teskilâtlar ve deyimler kapitülasyonlarin hükümlerindendir. Ondokuzuncu yüzyildaki Çin ile Büyük Britanya (Ingiltere) arasindaki “Afyon Savasi” emperyalizm kapitülasyonlarinin mahiyetinin misalleridir.
Türklerde ve hususiyetle Osmanli Devletinde ilk imtiyazin baslangici, Sultan Birinci Murad Hân (1360-1386) zamanindadir. 1365′de, Dalmaçya kiyilarinda fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyeti’ne, besyüz duka haraç karsiliginda verilen ticari imtiyazdir. Bizans imparatorlarindan Justiniaus’un ülkesinde yasiyan Ermenilere miras ve evlenme gibi mes’elelerini kendi töre ve kanunlarina göre yapmalari imtiyazi vermesi; Iran ve Osmanli Devleti’nin ülkesindeki Hiristiyan devletleri konsoloslarina tanidiklari imtiyazlari, karsilikli olarak kendi konsoloslarina da kararlastirip taahhüt etmeleri, Bizans Imparatorlugu’ nun Sultan Yildirim Bayezid Han’a Istanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarina bakmak üzere, Türk kadisi ile din islerine bakacak müftü tayin etme hakki tanimasi verilebilecek misallerdendir. Dogu ticaretini devam ettirmesinin ancak Osmanlilarla iyi münasebetler kurmakla mümkün olabilecegini bilen Ragusa devleti, Osmanlilardan himaye istedi. Ragusa gemilerinin dogu sularinda serbest dolasip, deniz ticaretinin Osmanlilarca korunmasina karsilik, yillik 500 dukalik haraç vereceklerdi. Bu antlasma bizde kapitülasyonlarin baslangicini teskil eder. Bu ahidnâme 1408, 1411, 1445, 1451, 1453, 1481, 1512 olmak üzere yedi defa yenilendi. Osmanli sultanlarindan Birinci Murad, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi, Birinci Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Ikinci Bayezid ve Birinci Selim Han zamanlarinda Avrupa devletlerine kapitülasyonlar verildi. Zamanla Venedikliler, Cenevizliler, Rumlar ve Ermeniler ile, Fransa, Ingiltere, Hollanda devletlerine de imtiyazlar yerildi. “Hümâyûnnâme” adi verilen bu imtiyazlar aslinda birer ihsandir. Hiristiyanlik ve mezhepleri ile Musevilerin Islâm ülkelerinde îslâmiyetin faziletlerinden faydalanabilmeleri için verildi.
18 Subat 1536′da Kanunî Sultan Süleyman Hân’in Fransa Krali Birinci François’e verdigi “Uhûd-i atika” meshurdur. Kanuni’nin Osmanli Devleti’nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakimdan en güçlü oldugu onaltinci yüzyilda; fakir, zayif, muhtaç ve kralini dahi esaretten kurtardigi Fransa’ya imtiyaz vermesi ileriye dönük ticari ve siyasi yatirimdir. Damat Ibrahim Pasa ile Fransa Krali François’in elçisi Jean de La Forest arasinda yapilan bu anlasmaya göre:
1- Fransiz ticaret gemileri Osmanli sularinda serbestçe dolasacaklar, istedikleri limana girebileceklerdir.
2- Fransiz tacirlerinden diger yabanci tacirlere nazaran daha az bir gümrük resmi alinacakti.
3- Osmanli ülkesinde yerlesmis olan Fransizlar din ve mezheplerinde tam serbest olacaklardi.
4- Fransiz tacirleri arasindaki ticari ve hukuki davalara, Türkiye’ye gönderilecek olan bir Fransiz yargici bakacakti.
5- Fransiz tacirleriyle Türkler arasindaki davalara Türk mahkemeleri bakacaklardi..Ancak, bu mahkemelerde bir Fransiz tercüman bulunacakti.
6- Türkiye’de ölen bir tacirin mali, veya Türk sularinda batan bir geminin mal ve esyasi Fransa’daki varislerine verilecekti.
7- Türk tacirleri de Fransa kralina ait topraklarda ve denizlerde bu haklardan faydalanacakti.
8- Bu imtiyazlar, ancak anlasmayi imzalayan hükümdarlarin sag kaldiklari süre içinde geçerli olacaklardi. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673, 1740 yillarinda yenilenip, imtiyazlar genisletildi. Daha baska ülkelere verildi.
Kanuni devri, Osmanli Devleti’nin her bakimdan en parlak devridir. Bu devirde fütuhatlar çok gelisti, kültür ve san’at en parlakzamani yasadi. Babasi Yavuz Sultan Han’in doguya iki büyük seferi, hilâfetin Osmanlilara geçmesi, Kanuni’yi batiya yöneltti. Kanu’nî’nin Osmanli Devleti’ni cihan devleti haline getirmesi ve Avrupa’da hakim kilmasi karsisinda Ispanya-Alman Krali Sarlkent buna karsi çikiyor ye çareler ariyordu. Almanya imparatoru ve Ispanya Krali Sarlkent Avrupa’nin büyük bir kismini idaresi altinda bulunduruyordu. Dokuzuncu asirdan beri Avrupa, Bizans hariç, bu çapta bir Hiristiyan devleti görmemisti. Kristof Kolomb’un 1492 de Ispanya namina Amerikayi kesf etmesi Ispanya’yi en güçlü mevkiine çikartti. Avrupa ekonomisini kurtaran Amerikan gümüsü Ispanya’nin inhisarinda idi. Amerika kitasinin fethine basliyarak tabii kaynaklarindan istifade etmesi ile daha da güçleniyordu. Bu gayri tabii büyüme, birçok Avrupa devletini tehdid ediyordu. Fransa ve Ingiltere kralliklari dehsetli bir tehdit altindaydi. Kanuni Sultan Süleyman Hân’in en büyük hedefi bu devi yipratmak, parçalamak ve ortadan kaldirmakti.
Bu devirde Luther, Papa’ya bas kaldirmisti. Sarl kent Papa’yi destekliyordu. Luthercileri ezmege karar vermisti. Avrupa’da mezhep kavgalari kitayi kana boyuyordu. Lutherciler her tarafta çogalip, yayiliyorlardi. Katolik ve Protestanlik arasindaki kanli katliamlar gittikçe çogaliyordu. Reformist Luther bile “Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce basimiza getir ve senin ilâhi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalim…” diye dua ediyordu.
6 Aralik 1525′de Fransa elçisi Kontlen Frangipani, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafindan kabul edildi. Elçi, dogrudan dogruya Fransa Krali Birinci Fransuva’dan degil, annesi Louise de Savoie’dan geliyordu. Zira Birinci Fransuva, Imparator-Kral Sarlkent’in esiri olarak Ispanya’da mahpustu. Annesi, Cihan Hakani’ndan oglunun kurtarilmasini ve Fransa’nin Alman-Ispanyol istilâsina maruz kalmasinin önlenmesini rica ediyordu. Zira Avrupa’da Sarlkent’e karsi durabilecek ancak bir Fransa kalmisti. Fransa seddi yikilinca, Sarlkent’in Hiristiyan Avrupaya hakim olmasi, Osmanli Devleti için bir tehdit arzediyordu.
Sarlkent Iran Sahi Tahmasb’a haber yollayarak Osmanli Devleti’ne karsi ittifak kurmak istedigini bildirdi. Kardinal Polo, Sarlkent’e söyle diyordu:.
“Eger Tanri, Büyük Türke, Iran Sahi Tahmasb’in sansinda büyük bir düsman tahrik etmeseydi, Avrupa ve Hiristiyanlik, çoktan mahvolurdu.”
Kanuni’nin Fransa’ya verdigi ticari imtiyazlarla, Fransa’da ticaret yoluyla Ispanya ve Venedik gibi kazançlar sagliyordu; diger Avrupa devletlerinin yaninda prestijini artiriyor, üstün bir mevkiye çikariyordu. 18 Subat 1536′da Fransa’ya bugünkü rayiçle 20 milyar TL. gibi muazzam bir yardim yapildi. Böylece Fransa Sarlkent’e karsi koyabilecek bir güce erisiyordu. Osmanli devleti bununla da kalmadi. Donanma-i Hümâyûn birçok kereler Fransa’nin yardimina gönderildi. Kanuni’nin bu siyaseti ile Avrupa’ da Osmanli Devleti’nin hakimiyeti, nüfuzu ve dolâyisiyle Islâmiyet yayiliyor ve Hiristiyan Avrupa birligi engelleniyordu. Ortodokslar, nasil ki Istanbul’ da Fatih’in hâkimiyetini görmek istiyorlarsa; Protestanlar da Avrupa’da Kanuni’nin hâkimiyetini, Osmanli adaletini görmek istiyorlardi.
Zamanla Avrupa devletlerinin suistimalleri ve Osmanli Devleti’nin zayiflamasi ile daha önce verilen kapitülasyonlar, Osmanlinin aleyhine dönmege basladi. Osmanli Devleti ondokuzuncu yüzyil boyunca kapitülasyonlardan kurtulmanin çarelerini aradi. Fakat dis borçlanmalar sebebiyle her seferinde bütün yabanci devletleri karsisinda buldu. Bununla birlikte Birinci Dünya Savasi’ndan az önce l Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 9 Eylül’de kapitülâsyonlari kaldirdi. Fakat, savas sonunda ugranilan yenilgi üzerine yapilan Sevr Antlasmasi ile yabancilara taninan haklar arttirildi. Ancak, Istiklâl Savasi’ ndan sonra, Türk Milleti bagimsizligini elde edince, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldirildi.
Yabancilara verilen her türlü imtiyzalar. Eskiden “imtiyazat-i Ecnebiye” denirdi. Devletin yabancilara tanidigi imtiyaz ve muafiyetlerdir. Kelime bati dillerinde çesitli manalar ile ifade edilir. Fransizca’da teslim olma, Italyanca’da yabancilara taninan imtiyaz manalarinda kullanilir. Osmanli Devleti’ndeki kapitülasyonlar Italyanca’daki “Capitulazione” ile bütünüyle ifade edilir. Bir ülkedeki yabancilarin statüsü demektir. Kapitülasyonlar çok eski zamanlarda bile mevcuttu. Bir Hiristiyan devletin Müslüman halk lehine veya iki islâm devletinin karsilikli olarak tebâlari için veya bir Hiristiyan devletinin bir Hiristiyan topluluguna kapitülasyon seklinde hak ve imtiyazlar vermistir.
Kapitülasyonlar; adli, mali, idari ve dini kategorilere ayrilir. Adlî imtiyaz, yabancilarin kendi konsolosluklarinda yargilanmasi sonucu dogdu. Idari imtiyazlar, karasulardaki yabanci gemilere suç olsa bile girememek; yabancilari yurt disina çikaramamak yükümlülügü getirmektedir. Kapitülasyonlar içinde en önemlisi iktisadi ve ticari yükümlülükte olanidir. Kapitülasyona sahip devletlerin tab’asi, bir çok vergi ve resimden muaf tutulmustur. Dini olani ise din ve mezheplere gösterilen hosgörüdür.
Devletin yabancilara tanidigi; karsilikli, karsiliksiz ticarî, hukukî, siyasî ve dini imtiyazlar olarak umumi tarifi yapilan Kapitülasyonlar; tarihte ve günümüzde birçok devletler tarafindan verilmistir. Milletlerarasi siyasi, askeri, dini ve iktisadi antlasmalar birbirlerine imtiyaz verme hükmündedir. Serbest bölgeler, limanlar, sehirler, serbest mübadele prensibi, açik kapi siyaseti, Avrupa Iktisadi Isbirligi Teskilâti, Ortak Pazar’in mahiyeti yabancilara imtiyaz yükümlülügü tanir. Tarihteki, birçok savaslar, teskilâtlar ve deyimler kapitülasyonlarin hükümlerindendir. Ondokuzuncu yüzyildaki Çin ile Büyük Britanya (Ingiltere) arasindaki “Afyon Savasi” emperyalizm kapitülasyonlarinin mahiyetinin misalleridir.
Türklerde ve hususiyetle Osmanli Devletinde ilk imtiyazin baslangici, Sultan Birinci Murad Hân (1360-1386) zamanindadir. 1365′de, Dalmaçya kiyilarinda fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyeti’ne, besyüz duka haraç karsiliginda verilen ticari imtiyazdir. Bizans imparatorlarindan Justiniaus’un ülkesinde yasiyan Ermenilere miras ve evlenme gibi mes’elelerini kendi töre ve kanunlarina göre yapmalari imtiyazi vermesi; Iran ve Osmanli Devleti’nin ülkesindeki Hiristiyan devletleri konsoloslarina tanidiklari imtiyazlari, karsilikli olarak kendi konsoloslarina da kararlastirip taahhüt etmeleri, Bizans Imparatorlugu’ nun Sultan Yildirim Bayezid Han’a Istanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarina bakmak üzere, Türk kadisi ile din islerine bakacak müftü tayin etme hakki tanimasi verilebilecek misallerdendir. Dogu ticaretini devam ettirmesinin ancak Osmanlilarla iyi münasebetler kurmakla mümkün olabilecegini bilen Ragusa devleti, Osmanlilardan himaye istedi. Ragusa gemilerinin dogu sularinda serbest dolasip, deniz ticaretinin Osmanlilarca korunmasina karsilik, yillik 500 dukalik haraç vereceklerdi. Bu antlasma bizde kapitülasyonlarin baslangicini teskil eder. Bu ahidnâme 1408, 1411, 1445, 1451, 1453, 1481, 1512 olmak üzere yedi defa yenilendi. Osmanli sultanlarindan Birinci Murad, Süleyman Çelebi ve Musa Çelebi, Birinci Mehmed, Fatih Sultan Mehmed, Ikinci Bayezid ve Birinci Selim Han zamanlarinda Avrupa devletlerine kapitülasyonlar verildi. Zamanla Venedikliler, Cenevizliler, Rumlar ve Ermeniler ile, Fransa, Ingiltere, Hollanda devletlerine de imtiyazlar yerildi. “Hümâyûnnâme” adi verilen bu imtiyazlar aslinda birer ihsandir. Hiristiyanlik ve mezhepleri ile Musevilerin Islâm ülkelerinde îslâmiyetin faziletlerinden faydalanabilmeleri için verildi.
18 Subat 1536′da Kanunî Sultan Süleyman Hân’in Fransa Krali Birinci François’e verdigi “Uhûd-i atika” meshurdur. Kanuni’nin Osmanli Devleti’nin iktisadî, siyasî, askerî ve sosyal bakimdan en güçlü oldugu onaltinci yüzyilda; fakir, zayif, muhtaç ve kralini dahi esaretten kurtardigi Fransa’ya imtiyaz vermesi ileriye dönük ticari ve siyasi yatirimdir. Damat Ibrahim Pasa ile Fransa Krali François’in elçisi Jean de La Forest arasinda yapilan bu anlasmaya göre:
1- Fransiz ticaret gemileri Osmanli sularinda serbestçe dolasacaklar, istedikleri limana girebileceklerdir.
2- Fransiz tacirlerinden diger yabanci tacirlere nazaran daha az bir gümrük resmi alinacakti.
3- Osmanli ülkesinde yerlesmis olan Fransizlar din ve mezheplerinde tam serbest olacaklardi.
4- Fransiz tacirleri arasindaki ticari ve hukuki davalara, Türkiye’ye gönderilecek olan bir Fransiz yargici bakacakti.
5- Fransiz tacirleriyle Türkler arasindaki davalara Türk mahkemeleri bakacaklardi..Ancak, bu mahkemelerde bir Fransiz tercüman bulunacakti.
6- Türkiye’de ölen bir tacirin mali, veya Türk sularinda batan bir geminin mal ve esyasi Fransa’daki varislerine verilecekti.
7- Türk tacirleri de Fransa kralina ait topraklarda ve denizlerde bu haklardan faydalanacakti.
8- Bu imtiyazlar, ancak anlasmayi imzalayan hükümdarlarin sag kaldiklari süre içinde geçerli olacaklardi. Kapitülasyonlar 1569, 1579, 1580, 1614, 1673, 1740 yillarinda yenilenip, imtiyazlar genisletildi. Daha baska ülkelere verildi.
Kanuni devri, Osmanli Devleti’nin her bakimdan en parlak devridir. Bu devirde fütuhatlar çok gelisti, kültür ve san’at en parlakzamani yasadi. Babasi Yavuz Sultan Han’in doguya iki büyük seferi, hilâfetin Osmanlilara geçmesi, Kanuni’yi batiya yöneltti. Kanu’nî’nin Osmanli Devleti’ni cihan devleti haline getirmesi ve Avrupa’da hakim kilmasi karsisinda Ispanya-Alman Krali Sarlkent buna karsi çikiyor ye çareler ariyordu. Almanya imparatoru ve Ispanya Krali Sarlkent Avrupa’nin büyük bir kismini idaresi altinda bulunduruyordu. Dokuzuncu asirdan beri Avrupa, Bizans hariç, bu çapta bir Hiristiyan devleti görmemisti. Kristof Kolomb’un 1492 de Ispanya namina Amerikayi kesf etmesi Ispanya’yi en güçlü mevkiine çikartti. Avrupa ekonomisini kurtaran Amerikan gümüsü Ispanya’nin inhisarinda idi. Amerika kitasinin fethine basliyarak tabii kaynaklarindan istifade etmesi ile daha da güçleniyordu. Bu gayri tabii büyüme, birçok Avrupa devletini tehdid ediyordu. Fransa ve Ingiltere kralliklari dehsetli bir tehdit altindaydi. Kanuni Sultan Süleyman Hân’in en büyük hedefi bu devi yipratmak, parçalamak ve ortadan kaldirmakti.
Bu devirde Luther, Papa’ya bas kaldirmisti. Sarl kent Papa’yi destekliyordu. Luthercileri ezmege karar vermisti. Avrupa’da mezhep kavgalari kitayi kana boyuyordu. Lutherciler her tarafta çogalip, yayiliyorlardi. Katolik ve Protestanlik arasindaki kanli katliamlar gittikçe çogaliyordu. Reformist Luther bile “Yâ Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce basimiza getir ve senin ilâhi adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalim…” diye dua ediyordu.
6 Aralik 1525′de Fransa elçisi Kontlen Frangipani, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafindan kabul edildi. Elçi, dogrudan dogruya Fransa Krali Birinci Fransuva’dan degil, annesi Louise de Savoie’dan geliyordu. Zira Birinci Fransuva, Imparator-Kral Sarlkent’in esiri olarak Ispanya’da mahpustu. Annesi, Cihan Hakani’ndan oglunun kurtarilmasini ve Fransa’nin Alman-Ispanyol istilâsina maruz kalmasinin önlenmesini rica ediyordu. Zira Avrupa’da Sarlkent’e karsi durabilecek ancak bir Fransa kalmisti. Fransa seddi yikilinca, Sarlkent’in Hiristiyan Avrupaya hakim olmasi, Osmanli Devleti için bir tehdit arzediyordu.
Sarlkent Iran Sahi Tahmasb’a haber yollayarak Osmanli Devleti’ne karsi ittifak kurmak istedigini bildirdi. Kardinal Polo, Sarlkent’e söyle diyordu:.
“Eger Tanri, Büyük Türke, Iran Sahi Tahmasb’in sansinda büyük bir düsman tahrik etmeseydi, Avrupa ve Hiristiyanlik, çoktan mahvolurdu.”
Kanuni’nin Fransa’ya verdigi ticari imtiyazlarla, Fransa’da ticaret yoluyla Ispanya ve Venedik gibi kazançlar sagliyordu; diger Avrupa devletlerinin yaninda prestijini artiriyor, üstün bir mevkiye çikariyordu. 18 Subat 1536′da Fransa’ya bugünkü rayiçle 20 milyar TL. gibi muazzam bir yardim yapildi. Böylece Fransa Sarlkent’e karsi koyabilecek bir güce erisiyordu. Osmanli devleti bununla da kalmadi. Donanma-i Hümâyûn birçok kereler Fransa’nin yardimina gönderildi. Kanuni’nin bu siyaseti ile Avrupa’ da Osmanli Devleti’nin hakimiyeti, nüfuzu ve dolâyisiyle Islâmiyet yayiliyor ve Hiristiyan Avrupa birligi engelleniyordu. Ortodokslar, nasil ki Istanbul’ da Fatih’in hâkimiyetini görmek istiyorlarsa; Protestanlar da Avrupa’da Kanuni’nin hâkimiyetini, Osmanli adaletini görmek istiyorlardi.
Zamanla Avrupa devletlerinin suistimalleri ve Osmanli Devleti’nin zayiflamasi ile daha önce verilen kapitülasyonlar, Osmanlinin aleyhine dönmege basladi. Osmanli Devleti ondokuzuncu yüzyil boyunca kapitülasyonlardan kurtulmanin çarelerini aradi. Fakat dis borçlanmalar sebebiyle her seferinde bütün yabanci devletleri karsisinda buldu. Bununla birlikte Birinci Dünya Savasi’ndan az önce l Ekim 1914 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 9 Eylül’de kapitülâsyonlari kaldirdi. Fakat, savas sonunda ugranilan yenilgi üzerine yapilan Sevr Antlasmasi ile yabancilara taninan haklar arttirildi. Ancak, Istiklâl Savasi’ ndan sonra, Türk Milleti bagimsizligini elde edince, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldirildi.
Subscribe to:
Comments (Atom)